Kaderde cennete veya cehenneme gideceğimiz belli iken niçin bu dünyaya geliyoruz?
Kader
hakkında düşünen ve kaderin sırlarına vâkıf olmayan kişilerin, kendi
kendilerine en çok sordukları ve cevabını en çok merak ettikleri sorulardan bir
tanesi de şudur:
“Allah benim cennete veya cehenneme gideceğimi
biliyor. Ve bunu kader defterimde yazmış. O hâlde beni bu dünyaya niçin
gönderiyor?”
Bu sorudan anlaşılıyor ki, soru sahibi,
akıbetinin ne olacağının Allah tarafından bilinmesinden dolayı bu âleme
gelişini hikmetsiz zannetmektedir. Ona göre eğer Allah cennete veya cehenneme
gideceğini bilmeseydi yaratılışın bir manası olabilirdi. Ama madem biliyor, o
hâlde bu yaratılış manasızdır.
Bu soru son derece mantıksız bir sorudur. Zira bizim yaratılışımızın gayesi ve
bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti ile Allah'ın akıbetimizi bilmesi arasında
hiçbir münasebet yoktur. Başka bir ifade ile bu dünyaya gönderilişimizin
hikmeti, Allah'ın cennete veya cehenneme gideceğimizi bilmesiyle yok
olmamaktadır.
Bu sorunun sahibi, kâinatın ve kendisinin
yaratılış sebebini bilmemektedir. Yaratılış maksadından habersiz olması, bu
soruyu sormasına sebep olmuştur. Ona göre, bu dünyaya sadece “Cennete mi yoksa
cehenneme mi gidecek?" bu sırrın belli olması için gelmiştir. Ve madem
Allah da onun nereye gideceğini ve akıbetini ezelî ilmi ile bilmektedir, o
hâlde bu dünyaya gönderilmesi ona göre abestir. Demek soru sahibi, yaratılışın
hikmetinden gafildir. O hâlde bu sorunun cevabını, âlemin ve insanın yaratılış
hikmetinde aramalıyız. Bu hikmet anlaşıldığında, sorumuz cevabını bulacaktır
Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de, insanının yaratılış sebebini şu ayetiyle
bildirmektedir:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana
ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat:56)
Demek insanın yaratılışının gayesi,
Allah'a ibadet etmek ve ona kul olmaktır. Kulluğun ve ibadetin esası da şu
sayacağımız emirlerdir:
1- Allah-u
Teâlâ şu âlemdeki sanat eserleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek
istemektedir. İşte insanın yaratılış vazifesi; kendi sanatının mucizeleriyle
kendini tanıttırmak ve bildirmek isteyen yaratıcısına iman edip onu mevcudat
aynalarında tecelli eden kutsi isimleri ile tanımaktır.
2-
Allah-u Teâlâ şu âlemdeki rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek
istemektedir. İnsanın vazifesi ise; rahmetinin güzel meyveleriyle kendini
sevdirmek isteyen Rabbi Rahim'ine itaat edip ibadet ile kendini ona
sevdirmektir.
3- Allah-u
Teâlâ şu âlemde insana maddi ve manevi nimetlerinin lezzetleriyle ikram
etmektedir. Buna karşı insanın vazifesi; maddi ve manevi nimetlerin
lezzetleriyle kendine ikramda bulunan ve onu besleyen Allah'a karşı fiiliyle,
hâliyle, diliyle, hatta elinden gelse bütün duygu ve azalarıyla şükür ve hamd-ü
sena etmektir.
4- Allah-u
Teâlâ şu âlemde yarattığı varlıklar ile azametini ve kemalini göstermektedir.
Her bir mevcut o azamet ve kemale, boyu nisbetinde bir aynadır. İşte insanın
vazifesi; mevcudat aynalarında azametini ve kemalini gösteren Rabb'ine karşı
tam bir mahviyet içinde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
5-
Allah-u Teâlâ şu âlemde nihayetsiz servet ve hazinelerini sergilemektedir. Bu
servete seyircilik yapan insanın vazifesi ise; sonsuz cömertliğini nihayetsiz
servet ve hazineleriyle gösteren Rabb'ine karşı fakirliğini hissedip yalnız
ondan istemektir.
6-
Allah-u Teâlâ şu âlemi bir sergi hükmünde yaratmış ve o sergide sanatını teşhir
etmiştir. Buna karşı insanın vazifesi; yeryüzünü bir sergi hükmünde yaratıp
bütün sanat eserlerini o sergide teşhir eden sanatkârına karşı 'maşaallah,
bârekallah' diyerek takdir edip 'Sübhanallah , Allah-u Ekber' diyerek, hayret
ile mukabele etmektir.
7-
Allah-u Teâlâ şu âleme birliğinin nihayetsiz damgalarını vurmuştur. İnsanın
vazifesi; kâinat sarayında, taklit edilmeyen mühürler ile ve kendine has
turralar ile her şeye birliğinin damgasını vuran Allah’ı bir olarak bilmek ve
öyle şehadet etmektir.
8-
Allah-u Teâlâ şu âlemdeki her şeyi kendisine itaat ettirerek saltanatının
haşmetini göstermektedir. İnsanın vazifesi; kâinatta görülen Allah’ın bu
saltanatını, itaat ederek tasdik etmektir. Yani zerrelerden güneşlere kadar her
şeyin kendisine boyun eğdiği zata itaat ederek, O'na boyun eğmektir ve O'nun
saltanatını tasdik etmektir.
9-
Allah-u Teâlâ şu âlemin her köşesini isimlerinin nakışları olan sanat
eserleriyle süslemiştir. İnsanın vazifesi ise; Allah'ın kutsi isimlerinin
nakışlarından olan bu sanat eserlerini diğer insanlara da gösterip dellallık ve
ilancılık vazifesini icra etmektir.
10-
Allah-u Teâlâ bu âlemdeki her mahluku bir kitap hükmünde yaratıp onda güzel
isimlerini yazmıştır. İşte insanın vazifesi; kudret kaleminin mektupları
hükmünde olan mevcudat sayfalarını, arz ve sema yapraklarını tefekkür etmektir.
Ve onlarda yazılan güzel isimleri keşfetmektir.
İşte Cenab-ı Hak, böyle ulvi maksatlar ve
yüce gayeler için bu âlemi yaratmış ve insanı bu âleme zikredilen maksatlar
için göndermiştir. Yani yaratılışımızın ve şu anda bu âlemde bulunmamızın
sebebi bu vazifeleri icra etmektir. Bu maksatların hiçbirisi bizim cennete veya
cehenneme gideceğimizin Allah tarafından bilinmesiyle yok olmamaktadır.
İşte bu yüzden Cenab-ı Hakk’ın ezelî ilmi,
akıbetimizi bilmesi bizim bu âleme boşuna geldiğimiz manasına gelmez. O hâlde
biz: “Kaderimde cennete veya cehenneme gideceğim
belli iken bu dünyaya niçin gönderildik?" diyemeyiz. Zira âlemin
yaratılmasındaki en yüce gaye, insanların cennete veya cehenneme gitmesi değil,
Allah’a iman ve itaattir. Ve az önce saydığımız vazifeleri yapmaktır.
Eğer insan bu âleme niçin geldiğini,
bu kâinatın niçin böyle muhteşem bir şekilde yaratıldığını ve tüm bunlardaki
ilahî maksatları bilseydi, elbette böyle manasız bir soru sormayacak, ilahî
kaderin her şeyi bilmesinin bu saydığımız hikmetleri ve gayeleri yok
etmeyeceğini anlayacaktı.
Hem insan küçük bir âlem olarak
yaratılmıştır. Büyük âlemde tecelli eden bütün isimler, bir küçük âlem olan
insanda da tecelli etmektedir. İnsanın yaratılışının bir sebebi de Allah’ın
isimlerine yaptığı bu aynadarlıktır. Hatta diyebiliriz ki, şu koca âlemde ve
meleklerde tecelli edemeyen isimler, şu küçücük insanda tecelli ederler.
Mesela insan günah işler ve af
diler. Allah da onu affeder. İşte Allah’ın affetmesiyle insanda; Gafur, Afuv,
Tevvab, Gufran gibi isimler tecelli etmektedir ki, bu isimler sadece insanda
gözükebilir. Bu isimler dağlarda, denizlerde, güneşlerde, meleklerde tecelli edemez.
Çünkü onlar günah işlemez.
Allah’ın böyle cemalî
isimleri, sadece insanda tecelli edebileceği gibi, celalî bir çok isimde sadece
insanda gözükebilir.
Mesela bir kul isyan eder ve Allah
onu cezalandırır. İşte bu cezalandırmakta “Muntakim” ismi, onun kaçamayıp
yakalanmasında “Vâcid” ismi, Allah’a karşı mağlup olmasında “Aziz” ismi, onu
hesaba çekmesiyle “Hasib” ismi, onu alçaltmasıyla “Muzil” ve “Hafid” ismi ve
daha birçok isimler o insanda tecelli eder ki, bu isimlere koca âlem aynadarlık
yapamaz. Çünkü onlar isyan edemez. Bu isimler ise ancak isyan eden kulda
tecelli edebilir.
O hâlde eğer isyan ederek
cehenneme gidecek kullar bu âleme gönderilmeseydi, biraz önce saydığımız
isimler ve daha onlar gibi onlarca isim asla tecelli edemeyecekti. Hâlbuki bu
isimler de kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedirler. Hatta isyanın bir
neticesi olan cehennem de, günahkâr kullar olmadığı için yaratılmayacak ve
celalî isimler ahiret âleminde de gözükemeyecekti.
Demek cehenneme gideceği
bilinen bir kulun bu âleme gelmemesini temenni etmek, bu âlemin, celalî
isimlerin tecellisinden mahrum olmasını talep etmektir ki, bu talep kâinatın
yaratılış maksadını bilmemenin bir neticesidir.
Hem bu soru sahibi şu hakikatı
da unutmamalıdır. Tecrübeli bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri imtihana tabi
tutmadan onlara not verip bir kısmını cezalandırıp bir kısmını mükâfatlandırsa,
elbette ceza görecek olan öğrenciler öğretmene itiraz edip "Eğer sen bizi
imtihan etseydin, biz zayıf not almazdık." diyerek öğretmeni
suçlayacaklardı. Aynen öyle de Cenab-ı Hak bizleri şu dünya imtihanına sokmadan
cennete veya cehenneme gönderse, o vakit cehenneme giden insanlar bu karara
karşı çıkıp "Eğer sen bizi imtihan etseydin, biz cehenneme gitmeyecektik."
diye itiraz edeceklerdi.
Cenab-ı
Hak ezelî ilmi ile bizim akıbetimizi bildiği hâlde bu neticeyi bizlere de
bildirmek ve hesap gününde itiraza mahal bırakmamak için şu dünyayı bir imtihan
yurdu olarak yaratmış, bizleri de bu âleme bir memur olarak göndermiştir.
