İlk önce “İskat-ı salât”ın manasını öğrenelim ve daha sonra caiz olup olmadığını inceleyelim:
İskat-ı salât:Kişinin üzerinde borç kalmış namazlarının düşürülmesi demektir. Bu şöyle icra edilmektedir: Ölen bir kimsenin varisleri, ölenin kılmadığı namazların sayısını hesap eder. Mesela bir kimse altmış iki yaşında ölse ve hiç namaz kılmamış olsa, on iki yaşında buluğa erdiği farz edilerek, altmıştan on iki çıkarılır ve bu kişinin elli yıllık namaz borcu olduğu hesap edilir. Elli yılda 18.250 gün vardır. Her günde ise vitir namazı ile birlikte altı namaz vardır. Demek kılmadığı toplam namaz 18.250 x 6 = 109.500 vakittir.
Ölenin mirasçıları, ölenin kılmadığı her vakit namaz için bir fidye verirler. Eğer bu kadar çok meblağı vermek mümkün olmazsa az bir miktar bir fakire verilmekte, daha sonra fakir olan şahıs kendi rızasıyla bu meblağı ölü yakınlarına hibe etmektedir. Ölü yakınları da tekrar aynı kişiye o meblağı vermekte ve böylece devir yapılarak kılmadığı her namaz için bir fidye verilmiş olmaktadır. İskat-ı salâtı uygulayanlar bu şekilde uygulamaktadırlar.
İskat- salât maalesef ülkemizde sık sık uygulanmaktadır. Maalesef dedik, çünkü bunun dinimizin dört temel kaynağında bir yeri yoktur. Araştırılan bütün sahih kaynaklarda, Resulullah (s.a.v.)’ın sünnetinde ıskat-ı salât ve devir usulüne rastlanmamıştır. Eğer bu usul dinin mantığına uygun düşseydi, herhâlde dinin muallimi ve mübelliği olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz bunu uygular; en azından bir işaret buyururdu. Ya da en azından Cebrail aleyhisselam bu konuda Peygamberimiz’e bir vahiy getirirdi. Bu usul Hicri 5. Asırdan sonra ortaya çıkmıştır. Bunu bir çare olarak görmek ve uygulamak, müctehid âlimlerin çoğuna göre hatalı görülmüştür. Zira:
1-Bu konu hakkında Kur’an-ı Kerim’de bir ayet yoktur.
2-Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in bu usule dair bir uygulaması ve hadisi yoktur. Bu konuya işaret dahi etmemiştir.
3-Hulefay-ı Raşidîn devrinde, dört halifeden hiçbiri böyle bir uygulamada bulunmamıştır.
4-Sahabe-i Kiramdan hiçbirisinin bu usule dair bir cevazı veya bahsi olmamıştır.
5-Dört mezhep imamı ve onların müctehid derecesindeki talebelerinden böyle bir nakil yapılmamıştır.
Eğer bu usul dinin ruhuna uygun olsaydı, yukarıda bahsettiğimiz kaynaklardan birinde rastlanırdı.
Bilindiği gibi dinin kaynakları sırasıyla; Kur’an-ı Kerim, hadis ve icma (yani İslam âlimlerinin bir mesele hakkındaki söz birliği) olarak üçtür. Bir dördüncüsü de, bu üç kaynakta bulunmayan bir meselede müctehid âlimlerin kıyasa başvurarak çıkardığı hükümlerdir. Demek İslam’ın kaynağı: Kitap, sünnet, icma ve kıyastır. İskat-ı salât ise bu dört kaynakta bulunmayan bir meseledir. Sadece bazı âlimler, oruca güç yetiremeyenlerin tutamadıkları her gün oruç için bir fidye verilmesi emrini namaza kıyas etmişlerdir. Hâlbuki tutulamayan oruca bedel fidye verilmesi, eda edilemeyen bir farzın onun karşılığı olup aklın almayacağı bir şeyle kaza edilmesidir. Namazı oruca kıyas etmek ise mümkün değildir.
Iskat-ı salata meşruluk kılıfı giydirmenin, dinde zengin-fakir ayırımına gitmek ve zenginlere namaz kılmama kolaylığını sağlamak anlamı taşıyacağı muhakkaktır. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: İskat-ı salât caiz değilse niçin bazı âlimler bu yönde fetvalar vermiş ve bu fetvaları kitaplarında kaydetmişlerdir?
Bu soruya cevap olarak şunu deriz: Bütün o âlimler başımızın tacıdır, hepsini sever ve tamamına hürmet ederiz. Ancak:
1-Dinin temel kaynaklarında olmayan,
2-Kur’an’da bahsi geçmeyen,
3-Efendimiz’in sünnetinde bulunmayan,
4-Sahabelerin uygulamadığı,
5-Mezhep imamların ve diğer müctehidlerin hakkında olumlu görüş beyan etmediği bir meseleyi birkaç âlimin sözü ile kabul edemeyiz.
Ebu-s Suud Hazretleri, İmam-ı Gazali gibi bir Hüccetü-l İslam hakkında şöyle demektedir: “Müctehid olmayan İmam-ı Gazali ve emsallerinin fetvalarıyla amel etmek caiz değildir.”
Ömer Nasûhi Hazretleri, fıkıh âlimlerinin yedinci tabakasından olan ashab-ı fetvayı anlatırken: “Fıkıhtaki makamı ashab-ı fetva olanların ictihada hakları yoktur, bunlar aslında fakih bile değildirler. Okuduğunu çok iyi anladıkları için fıkıhçı kabul edilirler.” demekte ve bu mertebeye İbni Abidin Hazretleri’ni misal göstermektedir. Yani o koca İbni Abidin Hazretleri, fetva vermek konusunda fıkıhçıların arasına giremiyor.
Bediüzzaman Hazretleri ise fetva vermenin zorluğunu şöyle ifade eder: “Müctehid olmayan, usul-ü fıkıhta müctehid bile olsa fetvada sözü geçmez. Müctehidlere kıyasla âmi hükmündedir.”
Bu beyanları çoğaltmamız mümkündür. Daha fazlasını isteyenleri, mezhepler hakkında hazırlamış olduğumuz esere havale ediyor ve burada son olarak diyoruz ki: Bazı kıymetli âlimler tarafından iskat-ı salâtın meşruluğuna dair fetvalar nakledilmiştir. Onların hepsi başımızın tacı olup onlara son derece hürmet etmemizle birlikte, bu fetvaların hiçbirisi bir delile dayanmamaktadır. Böyle bir zamanda bu fetvaları yaymak, kişilerin namaza olan ilgisini azaltacak ve belki de onlara namazın terki kapısını açacaktır.