Habeşistan'a hicret
(Bi'setin 5. senesi receb ayı / Miladi 615)
Müşriklerin her gün biraz daha şiddetini artıran eziyet, hakaret ve işkenceleri neticesinde Mekke Müslümanlar için yaşanmaz bir şehir hâline gelmişti. Günden güne artan bu eza ve cefalar, dinî ibadetlerini de gönül rahatlığı içinde yapma imkânını ellerinden almıştı.
Müşriklerin bu gaddarca ve merhametsizce davranışlarından kolay kolay vazgeçmeye de niyetleri yoktu.
Bunun için Resul-i Ekrem Efendimiz bir gün Müslümanlara, "Siz, bari yeryüzüne dağılın! Allah Teâlâ sizi yine bir araya getirir." dedi.
Sahabiler, "Ya Resulallah! Nereye gidelim?" diye sorunca da eliyle Habeşistan'ın bulunduğu tarafı işaret ederek, "Siz Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası doğruluk yurdudur. Umulur ki, Allah sizi orada ferahlığa kavuşturur." buyurdu.
Resul-i Kibriya'nın bu müsaade ve tavsiyeleri üzerine ilk olarak 10'u erkek 5'i kadın, 15 kişilik bir Müslüman kafilesi "dinlerini ve inançlarını korumak" mukaddes gayesiyle yerlerini, yurtlarını, bağ ve bahçelerini, anne ve babalarını, akraba ve komşularını terk ederek yabancı bir diyara doğru gizlece yola koyuldular. Kızıldeniz yoluyla Habeşistan'a varan ve Habeş Necaşisi tarafından gayet müspet karşılanan, İslam'da ilk hicret kafilesini şu zatlar teşkil ediyordu:
Hz. Osman ve hanımı Hz. Rukiyye, Zübeyr b. Avvam,
Ebu Huzeyfe b. Utbe ve hanımı Sehle,
Mus'ab b. Umeyr,
Abdurrahmân b. Avf,
Ebu Seleme ve ailesi Ümmü Seleme,
Osman b. Maz'un (kafile reisi),
Amir b. Rabia ve ailesi Leyla,
Süheyl b. Beyda,
Ebu Sebre b. Ebî Rühm ve hanımı Ümmü Külsüm.272
Hz. Osman, zevcesi Hz. Rukiyye'yi yanına alıp herkesten önce yola çıkmıştı. Bunu haber alan Efendimiz, "Lut Peygamber'den sonra ailesini yanına alıp Allah yolunda hicret eden ilk insan Osman'dır."273 buyurdu.
Nebiyyi Ekrem Efendimiz'in Habeşistan'ı tercih edişi birkaç sebebe dayanıyordu. Her şeyden evvel orası Mekkeliler tarafından gayet iyi bilinen bir yerdi. Zira bu ülkeyle eskiden beri ticari münasebetleri vardı. Habeş Necaşisi'nin adil bir hükümdar oluşu bu ülkenin tercih edilmesine ikinci bir sebepti. Adaletiyle şöhret bulmuş Necaşi elbette bu mazlum zümreye haksızlık etmeyecekti. Bir diğer sebep olarak da Habeşistan halkının ehl-i kitap oluşları, Hıristiyan dinine mensup bulunmaları olarak zikredilebilir. Ehl-i kitap oluşları sebebiyle şüphesiz Müslümanlara karşı tavır ve davranışları, müşriklerin ehl-i İslam'a karşı hareket ve davranışlarından farklı olacaktı.
Nitekim Mekke'yi sessiz sedasız terk eden adı geçen sahabiler, Habeş Necaşisi ve halkı tarafından gerçekten çok güzel karşılandılar. Buraya yerleştikten sonra da ibadetlerini ifa, dinî inançlarını yaşama hususunda herhangi bir engel ve zorluk ile karşılaşmadılar. Bu hususu, bizzat hicret eden Müslümanlar, "Biz burada hayırlı bir komşuluk, dinimize dokunulmazlık gördük. İnciltilmedik. Hoşlanmadığımız bir söz de duymadık. Huzur içinde Rabb'imize ibadet ettik."274 diyerek ifade etmişlerdir.
Gerçekten, Resul-i Ekrem Efendimiz tarafından bir başka ülkenin değil de Habeşistan'ın hicret ülkesi olarak seçilişi dikkat çekicidir. Bir müşrik ve putperest ile bir Müslüman'ın hiçbir zaman ruhen kaynaşması mümkün değildir, ama ikisi de ehl-i kitap olan bir Müslüman ile bir Hıristiyan'ın—hiç olmazsa "inanç" noktasında bazı müşterekleri bulunduğundan— anlaşmaları mümkün olabilir. Nitekim Habeşistan halkının Müslümanlara karşı nazik tavrı ve dinî vazifelerini yerine getirmede gayet müsamahalı davranmaları bu gerçeği doğrular.
Bütün bunlarla birlikte bu hicret hadisesi çok daha mühim bazı müspet neticelerin doğmasına sebep oldu. Bu sayede İslamiyet etraftan da duyuldu. Hicret hadisesinin arkasında bu yüksek gayenin bulunuşundan dolayıdır ki, müşrikler, göç eden bu bir avuç Müslüman'ın Habeşistan'a sığınmalarından endişe duydular ve telaşa kapıldılar. Bu uzak diyarda dahi onları rahat bırakmak istemediler.
İkinci Müslüman Kafilesi Habeşistan'a Hicret Ediyor.
(Bi'setin 7. senesi / Miladi 616)
Habeşistan'a hicret eden ilk Müslüman kafilesi, daha önce de belirttiğimiz gibi, ülkenin hükümdarı tarafından iyi karşılanmış, dinî ibadetlerini serbestçe ve gönül huzuru içinde ifa edebilme imkânına kavuşmuşlardı.
Bu durumu haber alan Resul-i Ekrem Efendimiz, Mekke'de kalan Müslümanlara da Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye buyurdu.
Resul-i Ekrem'in amcası Ebu Talib'in oğlu Hz. Cafer'in başkanlığında Habeş ülkesine doğru yola çıkan ikinci kafile önceki kafileden daha kalabalıktı. Onu kadın 92 kişilik bu topluluk da sağ salim, sırf dinlerini emniyet altına almak, ibadetlerini huzuru kalp ile ifa edebilmek gayesiyle Mekke'den ayrılıp Habeş ülkesine vardılar.
Müslümanlar göç ederken, Peygamber Efendimiz her şeye rağmen Mekke'den ayrılmadı. Müşriklerin eziyet ve işkencelerine göğüs germeye devam etti. Cenab-ı Hakk'ın hıfz ve inayeti altında kutsi ve ulvi hizmetini sürdürdü.292
Kureyşliler Muhacirlerin Peşinde.
Kureyş müşrikleri, Müslümanların art arda Habeş ülkesine hicret etmelerinden telaşa kapıldılar. Gurbet diyarında da garip Müslümanların peşini bırakmak niyetinde değillerdi. İslamiyet'in bu gibi ülkelerde de yayılması ve artık karşısına çıkılmayacak bir kuvvet hâline gelmesi endişesini taşıyorlardı. Zira Müslümanlar, Habeş hükümdarından himaye gördükleri takdirde Arabistan'ın İslam sinesine koşması daha da kolaylaşabilirdi. Böylece İslam'ın önüne çekmek istedikleri setleri de yerle bir olacaktı.
Bu duruma tahammül edemeyen Kureyşli müşrikler aralarında konuştular. Sonunda, elçiler gönderip hicret eden Müslümanları Habeş hükümdarından geri istemeye karar verdiler.293
Elçi olarak Amr b. As ve Abdullah b. Ebî Rabia'yı vazifelendirdiler. Planları şu idi:
Başta Necaşi olmak üzere ülkenin diğer ileri gelenlerinin hepsine kıymetli hediyeler götürülecek. Önce hükümet adamlarına hediyeleri verilecek ve arzuları arz edilecek. Sonra da hükümdara hediyesi takdim edilecek.
Bu planı tatbik etmelerindeki maksatları ise şu idi:
Devlet erkânının kendilerini desteklemeleri, Habeş Necaşisi'nin mülteci Müslümanlarla görüşmesine fırsat ve imkân verilmeden arzularını yerine getirmelerini kolayca sağlamaları.
Habeş ülkesine varan elçiler aynı planı tatbik ettiler.
Devlet adamlarına kıymetli hediyeleri takdim ederek maksatlarını şöylece arz ettiler:
"Bizden bazı aklı ermez gençler, atalarının yolundan ayrıldılar. Sizin dininize girmedikleri gibi, yepyeni bir dinle ortaya çıktılar. Şu anda hükümdarınıza sığınmış bulunmaktadırlar. Biz onları geri istemek üzere kavmimiz tarafından gönderildik. Hükümdara bu arzumuzu ilettiğimiz zaman, bu hususta bize yardımcı olun ve ona Müslümanlarla görüşme fırsatını tanımayın. Onların teslimi hususunda bizi destekleyin ve deyin ki: 'Bunlar elbette kendilerinden olanları daha iyi tanır ve bilirler. Kusurlarını da başkalarından daha iyi görürler.'"
Saray adamları kıymetli hediyelere aldandılar ve kendilerini destekleyeceklerine dair söz verdiler.
Elçiler bu sefer hükümdarın huzuruna çıktılar ve arzularını şöyle dile getirdiler:
"Ey Hükümdar! Aramızdan çıkıp işlerimizi bozan bu adamlar, şimdi de buraya senin dinini, ülkeni ve halkını bozmak için gelmişlerdir. Seni bu hususta ikaz etmeye geldik. Bunlar Meyrem oğlu İsa'yı ilah tanımazlar. Senin huzuruna girince secdeye varmazlar. Sen onları bize iade et, biz onların hakkından geliriz."294
Görüldüğü gibi, elçiler isteklerini gayet kurnazca ifade ediyorlardı. Hükümdarın Hıristiyan olduğunu bildikleri için, o noktadan da kendisini kazanmak istiyor ve "Onlar Meryem oğlu İsa'yı ilah olarak tanımazlar." diyerek mülteci Müslümanlar hakkında hiddete gelmesini istiyorlardı.
Önceden ayarlanan saray adamları da elçilerin söylediklerini tasdik ettiler. "Ey Hükümdar!" dediler. "Bunlar doğru söylüyorlar. Elbette onları başkalarından daha iyi bilir ve tanırlar, hangi kusurlarının olduğunu da daha iyi görürler. Onları kendilerine teslim edelim. Yurtlarına, kavimlerine geri götürsünler."
Elçiler isteklerine "evet" denileceğini ümitle beklerken, Necaşi hiddetli hiddetli, "Vallahi, hayır!" dedi. "Çaresiz kalmış, yurduma gelip yerleşmiş, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri ben hiçbir kimseye teslim etmem. Onlarla görüşmeden, onların fikirlerini almadan hiçbir zaman kararımı vermem. Eğer iş bunların (elçilerin) dedikleri gibiyse onları kendilerine teslim eder, kavimlerine geri çeviririm. Şayet iş bunun aksi olursa kendilerini korur, en güzel şekilde görür gözetirim."29S
Daha sonra Necaşi, Müslümanların yanına gelmesi için davetçi gönderdi. Muhacirler, aralarında Hz. Cafer'i kendilerine temsilci seçtiler ve hep beraber saraya gittiler.
İçeride Kureyş elçileriyle birlikte Necaşi'nin çağırttığı rahipler de vardı.
Hz. Cafer Necaşi'nin huzuruna girince selam verdi, fakat secde etmedi.
Saray adamları Hz. Cafer'e, "Sen ne diye hükümdara secde etmedin?" diye sorunca şu cevabı verdi:
"Biz ancak Allah'a secde ederiz." Tekrar "Niçin?" diye sordular.
"Çünkü" dedi. "Allah bize Resulü'nü gönderdi. O da Allah'tan başkasına secde etmemizi menetti."
Bunun üzerine elçiler, "Ey Hükümdar! Biz bunların hâlini sana bildirmemiş miydik?" dediler.
Necaşi Müslümanlara, "Siz ülkeme niçin geldiniz? Hâliniz nedir? Tüccar değilsiniz, bir istediğiniz de yok. O hâlde, bana, benim memleketime niçin geldiniz? Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli nedir? Hem bana söyleyiniz: Ne diye, memleketiniz halkından bana gelenlerin selam verdikleri gibi selam vermiyorsunuz?" diye sordu.
Hz. Cafer bu soruları cevaplandırmaya geçmeden, "Ey Hükümdar!" dedi. "Ben üç söz söyleyeceğim. Eğer doğru söylersem beni tasdik edin, yalan söylersem yalanlayın! İlk önce emret ki, şu adamlardan (elçilerden) sadece biri konuşsun, öbürü sussun!"
Elçilerden Amr b. As konuşacağını söyledi. Bunun üzerine Hz. Cafer Necaşi'ye hitaben, "Söyle şu adama!" dedi. "Biz tutulup efendilerimize iade edilecek köleler miyiz?"
Necaşi, "Ey Amr!" dedi. "Onlar köle midirler?" Amr, "Hayır." dedi. "Onlar şerefli ve hürdürler."
Bu sefer Hz. Cafer Necaşi'ye, "Sor şu adama!" dedi. "Biz haksız yere birinin kanını mı döktük ki, kanı dökülenlere geri verileceğiz?"
Necaşi, "Ey Amr!" dedi. "Bunlar haksız yere herhangi birinizin kanını mı döktüler?"
Amr, "Hayır." dedi. "Onlar bir damla kan bile dökmediler."
"Hz. Cafer yine Necaşi'ye, "Sor şu adama!" dedi. "Halkın mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef bulunduğumuz mallar mı var?"
Necaşi, "Ey Amr!" dedi. "Eğer şu adamcağızların ödeyecekleri bir kantar altın borçlan varsa onu ben ödeyeceğim."
Amr, "Hayır." dedi, "Onların bir kırat borçları bile yok."
Bunun üzerine Necaşi, "O hâlde siz bu adamlardan ne istiyorsunuz?" dedi.
Amr, "Onlar ve biz bir dinde idik. Onlar dinimizi bıraktılar. Muhammed'e ve dinine tabi oldular." diye cevap verdi.
Bu sefer Necaşi Hz. Cafer'e döndü ve "Siz salik bulunduğunuz şeyi ne diye bırakıp başkasına tabi oldunuz? Kavminizin dininden ayrıldığınıza, ne benim dinimde ne de şu milletlerden herhangi birisinin dininde olmadığınıza göre sizin edindiğiniz bu din ne dindir?" diye sordu.
Hz. Cafer meseleyi baştan almanın daha uygun olacağını düşünerek, "Ey Hükümdar!" dedi. "Biz cahiliyyet üzere olan bir millet idik. Putlara tapar, iaşeler yerdik. Akla gelebilecek her türlü kötülüğü işlerdik. Hısım ve akrabalarımızla ilgimizi keser, komşularımıza kötülükte bulunur, zayıfleri ezerdik. Bizler bu hâl üzere iken, Allah içimizden birini bize peygaber gönderdi. Nesebini, asaletini, doğruluk ve eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz bir peygamber. O, bizi Allah'ın varlık ve birliğine inanmaya, O'na ibadete, bizim ve atalarımızın Allah'tan başka tapınageldiğimiz putları ve taşları terk etmeye davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı bize emretti. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti. Biz de ona iman ettik ve davasını tasdik ettik. Onun Allah'tan getirip bildirdiği şeylere tabi olduk. Bu yüzden kavmimiz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi dinimizden vazgeçirmek, Allah'a ibadetten alıkoyup putlara taptırmak için türlü türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Biz de bütün bu sebeplerden dolayı yurdumuzu, yuvamızı terk ederek ülkene geldik. Sana sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ümit etmekteyiz."296
Hz. Cafer, hükümdarın selam verme ve secde etmeme hususundaki sorusuna da şöyle cevap verdi:
"Selam verme meselesine gelince... Biz seni Resulullah'ın selamıyla selamladık. Biz birbirimizi hep böyle selamlarız. Cennete gireceklerin selamlaşmalarının da bu şekilde olacağını Peygamberimiz'den öğrendik. Bu yüzden seni böyle selamladık. Secde etme hususuna gelince... Biz Allah'tan başkasına secde etmekten yine Allah'a sığınırız!"297
Hz. Cafer'in bu sözleri Necaşi'nin üzerinde derin tesir icra etti. Müşrikler ise durdukları yerde sus pus kesildiler.
Necaşi bir müddet düşündükten sonra Hz. Cafer'e, "Yanında bu bahsettiklerinden bir şey var mı?" diye sordu.
Hz. Cafer, "Evet, var." dedi ve Meryem suresinin baş taraflarını okudu: "Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd... Bu, sana okuyacağımız ayetler Rabb'inin, kulu Zekeriyya'ya olan rahmetini bir zikirdir. O, Rabb'ine gizli yalvardığı zaman şöyle demişti: 'Ey Rabbim! Doğrusu ben (öyle bir kimseyim ki), kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başımın saçı bembeyaz alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle ey Rabbirn, hiçbir zaman mahrum olmadım."298
Sonraki ayetlerde, Hz. Meryem'in İsa (a.s.)'ya nasıl hamile kaldığı, Hz. İsa'nın dünyaya nasıl geldiği, bir mucize olarak beşikte nasıl konuştuğu ve sonra da Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği anlatılıyordu.
Okunan ayetler Necaşi'nin ruh dünyasına, gözlerinden yaşlar akıtacak kadar tesir etti, hatta akan yaşlar sakalını bile ıslattı. Hazır bulunan rahipler de gözyaşlarını tutamadılar.
Kur'an-ı Kerim'in manevi cazibesine kapılan iç âlemi bir nebze teskin olduktan sonra Necaşi, "Vallahi" dedi. "Bu, aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki, Musa da İsa da onunla gelmişti!"2"
Bu haklı itirafından sonra da müşrik elçilere dönerek, "Vallahi, ben ne onları size teslim ederim ne de onlar hakkında herhangi bir kötülük düşünürüm!"100 dedi.
Necaşi'nin bu beklenmedik kararı karşısında, elçilerin, boyunlarını bükerek sarayı terk etmelerinden başka çareleri kalmadı.
Buna rağmen elçiler, bilhassa Araplann siyaset dâhisi kabul ettikleri Amr b. As, bu işin peşini bırakmayacağını söyledi ve yeni bir taktik uygulamaya karar verdi. Ertesi gün tekrar Necaşi'nin huzuruna çıkarak, Müslümanların Hz. İsa hakkında çok garip şeyler söylediklerini anlattı.
Hükümdar, yine Müslümanlarla konuşmayı uygun buldu ve onları yanına çağırttı. Temsilci olan Hz. Cafer'e, "Hz. İsa hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu.
Hz. Cafer şu cevabı verdi:
"Biz Hz. İsa hakkında Peygamberimiz'in bize Allah'tan getirip bildirdiğini söyleriz: 'O, Allah'ın kulu, Resulü ve Allah'ın (sair ruhlar gibi yarattığı ve) gönderdiği bir ruhtur. O, dünyadan ve erkekten vazgeçen iffetli bir kız olan Meryem'e ilka edilmiş olan Allah'ın bir kelimesidir (Yani, Cenab-ı Hakk'ın [Kün] emriyle babasız dünyaya gelmiştir).' Meryem oğlu İsa'nın hâli ve sanı bundan ibarettir."301
Müslümanların Hz. İsa hakkındaki bu kanaatleri Necaşi'yi oldukça sevindirdi. Eline bir çubuk aldı ve yere bir çizgi çizerek, "Bizimle sizin aranızda bu hususta şu çizgi kadarcık bir fark var. Zaten biz de onu, sizin söylediğinizden başka bir şekilde telakki etmiyoruz." dedi.302
Elçiler, Necaşi'nin himayeden vazgeçmesini beklerken bu himayesini daha da güçlendirdiğini görünce bir kere daha hayal kırıklığına uğradılar.
Necaşi Müslümanlara da "Sizi ve yanından geldiğiniz zatı tebrik ederim ki, o, Allah'ın Resulü'dür. Zaten biz onun vasıflarını kitabımız olan İncil'de okumuştuk. O peygamberi, Meryem oğlu İsa da insanlığa müjdelemişti. Allah'a yemin olsun ki, eğer o, ülkemde bulunmuş olsaydı, ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım!"303 dedi. Hak ve hakikati görüp idrak eden Necaşi, Peygamberimiz'in risaletini tasdik eden sözlerinden sonra, bundan böyle Müslümanlara karşı takınacağı tavrı da şu sözleriyle ifade etti:
"Gidiniz; ülkemin el sürülmemiş kısmında her tecavüzden mahfuz, emniyet ve huzur içinde yaşayınız. Size kötülük eden helak olur. (Bu sözlerini üç kere tekrarladı.) Ben sizden herhangi birinizi üzüp de bir dağ kadar altına sahip olacağımı bilsem yine de buna teşebbüs etmem."304
Necaşi'nin bu kesin ve kararlı sözlerinden sonra, elçilere elbette gerisin geri Mekke'ye dönmekten başka bir şey kalmamıştı. Hatta Necaşi, kendilerine getirdikleri hediyelerini bile iade etti.
Bu haberi duyan Kureyş müşrikleri büyük bir sarsıntı geçirdiler. Korktukları başlarına gelmiş sayılırdı.
Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar her ne kadar müşriklerin eziyet ve hakaretlerinden kurtulmuşlar ve dinî vazifelerini rahatlıkla yerine getirme imkânını elde etmişlerse de doğup büyüdükleri ana baba vatanından uzakta gurbet hayatı yaşıyorlardı. Bu durum hâliyle kendilerini üzüyordu.
Son kafilenin hicretinden üç ay gibi kısa bir zaman sonra, Kureyş ileri gelenlerinden birkaçının Müslüman olduğu yolunda haberler aldılar. İleri gelenlerinin Müslüman olması demek, müşriklerin toptan İslam'a teslim olması demekti.
Bu haberler üzerine "Mekke'nin artık kendileri için bir eziyet ve hakaret diyarı olmaktan çıkmış bulunduğu" zannıyla 6'sı kadın 39 kişilik bir kafile anayurtlarına dönmek üzere yola çıktılar. Ancak Mekke'ye yaklaştıklarında bu haberin asılsız olduğunu öğrendiler. Ne var ki artık geri dönmek bir hayli zordu.
Mekke'ye girebilmek içinse ya müşrik olan akraba ve dostlarının himayesine sığınmaları veya kimseye görünmemeleri gerekiyordu. Şehre serbestçe girmeye kalkmaları, kendilerini düşmanın insafsız ellerine teslim etmek olurdu. Bu bakımdan, muvakkat da olsa bir kısmı, müşrik akraba ve dostlarının himayesine sığınmayı tercih ettiler; bir kısmı ise himayeye lüzum görmeden gizlice şehre girdiler.
Bu arada, Habeş ülkesine geri dönenler de oldu. Bunlar, Müslümanların Medine'ye hicretlerine kadar orada kaldılar. Sonra bir kısmı hicretin hemen akabinde Medine'ye gelip Müslümanlara katıldılar; bir kısmı ise uzun müddet Habeşistan'da ikamet ettiler.
Mekke'ye yerleşenler, Medine'ye hicrete kadar buradan ayrılmadılar. Müşriklerin her türlü eziyet ve işkencelerine imanlı göğüslerini siper ederek iman-küfür mücadelesinde azimle sebat ettiler.305
--------------------------------------------------------------------------------
272
Ibni Hişam, Sîre, c. 1. s. 344345; Ibni Sa'd, Tabakat. c. 1, s. 203204;Taberî,
Tarih, c. 2. s. 222.
273 İbni Sa'd, A.g.e., c. 1. s. 203.
274 ibni Sa'd, A.g.e., c. 1, s. 204; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 222.
292 Ibni Hîşam, Sîre, c. 1, s. 345346; ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 207;
Taberî, Tarih, c. 2, s. 222.
296 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 359360; ibni Kesir, Sîre, c. 2, s. 2021.
297 ibni Kesir, A.g.e., c. 2, s. 19.
298 Meryem, 14.
299 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 360; Ibni Kesir, Sîre, c. 2, s. 21.
300 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, 360; ibni Kesir, A.g.e., c. 2, s. 21.
301 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 261.
302 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 261.
303 Isfahanî, Delâil, s. 207; İnsanû'lUyûn, c. 1, s. 341.
304 Ibni Kesir, A.g.e., c. 2, s. 22.
305 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 3; Ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 207.
