A A A

İsra ve Mirac mucizesi

     Hicretten bir buçuk sene önce, receb ayının 27. gecesiydi. Bu gecede Peygamber Efendimiz'in en büyük mucizelerinden biri olan İsra ve Mirac mucizesi vuku buldu. Şöyle ki:

     Mezkûr gecede Cebrail (a.s.) geldi ve Resul-i Zişan Efendimiz'i Mescidi- Haram'dan alıp Burak'la Mescid'i Aksa'ya götürdü. Oradan da gökyüzündeki harika icraat ve Cenab-ı Hakk'ın kudretine delalet eden ayet ve alametlerin birer birer gösterilmesi için semavata çıkartıldı. Sema tabakalarında bulunan bütün peygamberlerle görüştürüldü. Habib-i Huda Efendimiz, sonra da sidre-i münteha makamına götürüldü. Oradan da "imkân ve vücub ortasında da kabı kavseynle işaret olunan" makama çıktı. Kendilerine birçok acib ve garib şeyler temaşa ettirildi. Ve bilemeyeceğimiz, anlayamayacağımız bir şekilde, mekândan münezzeh olan Cenab-ı Hakk'ın bizzat kelamını işitti ve Cemal-i Pakini müşahede etti. Aynı gece hane-i saadetine geldi.

     İsra: Gece yürüyüşü ve yolculuğu demektir.

     Mirac: "Yükseğe çıkmak" manasında olan "uruç"tan alınmış isimdir ve "merdiven" demektir. Bu itibarla Mirac, Resul-i Ekrem Efendimiz'in yeryüzünden ulvi makamlara yükselme vasıtası demek oluyor. Miracı anlatan hadislerde Peygamber Efendimiz'in "Urîce bi (Yükseğe çıkarıldım)." tabiri sebebiyle bu mucize "Mirac" adıyla anılmıştır.

     Mescid-i Haram: Mekke mescididir ki, Kâbe-i Muazzama'nın etrafında ve Kâbe'yi içine alan bugünkü tavaf sahasıdır. Bu mübarek sahaya "Harem-i Şerif de denilir. "Harem" denilmesi, bu sahaya hürmet göstermenin vacib olması sebebiyledir.

     Mescid-i Aksa: Kudüs mescididir. Diğer bir adı "Beyt-i Makdis'tir. Yeryüzünde ilk defa Kâbe, ondan sonra Mescid-i Aksa bina kılınmıştır. Mescid-i Haram'dan yaya yürüyüşüyle bir aylık uzaklıktadır.

     Cenab-ı Hak, Sevgili Resulü'nün zatıyla ilgili bu mucizesini Kur'an-ı Azîmüşşan'ında bize şöyle haber verir:

     "Kulunu (Muhammed'i [s.a.v.]) bir gece Mescid-i Haram'dan (alıp) Mescid-i Aksa'ya kadar götüren (Allah Teâlâ her türlü noksanlıktan) münezzehtir. (O Mescid-i Aksa ki) Biz onun etrafına (feyz) ve bereket verdik, (ve bu gece yolculuğunu) ona (o peygambere) ayetlerimizden (kudretimize delalet eden harikalardan) bazılarını gösterelim diye (yaptırdık). Şüphesiz ki O, (asıl) O (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) kemaliyle görendir."352

     Bu ayet-i kerime aynı zamanda İsra ve Mirac mucizesinin hikmetini de beyan etmektedir. O da Resul-i Kibriya Efendimiz'e, Cenab-ı Hakk'ın kudretine delalet eden harikaların gösterilmesidir.

     Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, "Sözler" isimli eserinin Mîracı Nebevîyeye dair kısmında, "Mîrac meselesi, erkânı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkânı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkânı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat ispat edilemez. Çünkü Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melaikeyi kabul etmeyen veya semavatın vücudunu inkâr eden adamlara Mirac'tan bahsedilmez. Evvela o erkânı ispat etmek lazım geliyor." dedikten sonra "Hikmeti Mirac nedir?" sualine de şu cevabı vererek, bu büyük hadisenin hikmetlerini şöylece izah eder:

     "Miracın hikmeti o kadar yüksektir ki fikri beşer ulaşamıyor, o kadar derindir ki ona yetişemiyor, o kadar incedir ve latiftir ki akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücutları bildirilebilir. Şöyle ki:

     Şu kâinatın Halikı, şu kesret tabakatında nur-u Vahdetini ve tecelli-i Ehadiyyetini göstermek için, kesret tabakatının müntehasından ta mebde-i vahdete bir haytı ittisal suretinde bir miracla bir ferdi mümtazı, bütün mahlukat hesabına, kendine muhatap ittihaz ederek, bütün zişuur namına, makasıdı İlahîyyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarıyla âyinei mahlukatında cemali sanatını, kemali Rububiyyetini müşahede etmek ve ettirmektir. Hem sanii âlemin, asarın şehadetiyle nihayetsiz cemal ve kemali vardır. Cemal, hem kemal ikisi de mahbubu lizatihîdirler, yani bizzat sevilirler. Öyle ise o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemaline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzda tezahür ediyor. Masnuatını sever; çünkü masnuatının içinde cemalini, kemalini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âli, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurun içinde camiiyyet itibarıyla en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemalatın numunelerini gösteren fert, en sevimlidir. İşte sanii mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecellii muhabbetin bütün envaını, bir noktada, bir ayinede görmek ve bütün envaı cemalini, Ehadiyyet sırrıyla göstermek için şecerei hilkatten bir meyvei münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaikı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zatı, o mebdei evvel olan çekirdekten, ta münteha olan meyveye kadr bir haytı ittisal hükmünde olan bir miracla, o ferdin, kâinat namına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rüyeti cemaline müşerref etmek ve ondaki hâleti kutsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelamıyla taltif edip fermaniyla tavzif etmektir.

     Şimdi şu hikmeti âliyyeye bakmak için 'iki temsil' dürbünüyle tarassud edeceğiz.

      Birinci Temsil:

     Nasıl ki bir sultanı zişanın, pek çok hazinesi ve o hazinelerde pek çok cevahirin envai bulunsa, hem sanayii garibede çok mehareti olsa ve hesapsız fünunu acibeye marifeti, ihatası bulunsa, nihayetsiz ulûmu bediaya, ilim ve ıttılai olsa... her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görüp ve göstermek istemesi sırrınca: Elbette o sultanı zifünun dahi, bir meşher açmak ister ki, içinde sergiler dizsin, ta nasın enzarına saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi sanatının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin; ta, cemal ve kemali manevisini iki vecihle müşahede etsin. Bir veçhi: Bizzat nazarı dekaikâşinasiyle görsün. Diğeri: Gayrın nazaryla baksın. Ve şu hikmete binaen elbette, cesim, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaatiyle süslendirip, kendi desti san'atının en güzel, en lâtif san'atlarıyla zînetlendirir. Fünun ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder. Ve ulûmunun asarı mûcizekâraneleriyle donatır, tekmil eder. Sonra, nimetlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezizleriyle, her taifeye layık sofraları serer. Bir ziyafeti amme ihzar eder. Sonra, raiyyetine kendi kemalatını göstermek için, onları seyre ve ziyafete davet eder. Sonra birisini yâveri ekrem yapar, aşağıki tabakat ve menzillerden yukarıya davet eder; daireden daireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acib sanatının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulatın mahzenlerini göstere göstere, ta dairei hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemalatının madeni olan mübarek zatını ona göstermekle ve huzuriyle onu müşerref eder. Kasrın hakaikını ve kendi kemalatını ona bildirir. Seyircilere rehber tayin eder, gönderir. Ta o sarayın saniini, o sarayın müştemilatıyla, nukuşiyle, acaibiyle, ahaliye tarif etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumuzunu bildirip ve içindeki sanatlarını işaretlerini öğretip —derunundaki manzum murassalar ve mevzun nukuş nedir? Ve saray sahibinin kemalatını ve hünerlerini nasıl gösterirler?—o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin adabını ve seyrin merasimini bildirip ve görünmeyen sultanı zifünun ve zişuuna karşı, marziyyatı ve arzuları dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.

     Aynen öyle de, Ezel, Ebed Sultanı olan Sanii Zülcelal, nihayetsiz kemalatını ve nihayetsiz cemalini görmek ve göstermek istemiştir ki: Şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki, her bir mevcut, pek çok dillerle O'nun kemalatını zikreder, pek çok işaretlerle cemalini gösterir. Esma-i Hüsnasının her bir isminde ne kadar gizli manevi defineler ve her bir unvanı mukaddesesinde ne kadar mahfi letaif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki, bütün fünun, bütün desatiriyle şu kitabı kâinatı, zamanı Âdem'den beri mütalaa ediyor. Hâlbuki o kitap, esma ve kemalatı İlahîyyeye dair ifade ettiği manaların ve gösterdiği ayetlerin öşri mi'şarını daha okuyamamış. İşte, şöyle bir sarayı âlemi, kendi kemalat ve cemali manevisini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celili Zülcemal, Cemili Zülcelal, Sanii Zülkemalin hikmeti iktiza ediyor ki: Şu âlemi arzdaki zişuurlara nisbeten abes ve faidesiz olmamak için, o sarayın ayetlerinin manasını birisine bildirsin. O saraydaki acâibin menbalarını ve netaicinin mahzenleri olan avalimi ulviyyede birisini gezirsin. Ve bütün onların fevkine çıkarsın ve kurbu huzuruna müşerref etsin ve ahiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibadına, bir muallim ve saltanatı Rububiyyetine bir dellâl ve marziyyatı İlahîyyesine bir mübelliğ ve sarayı alemindeki ayatı tekviniyyesine bir müfessir gibi, çok vazifeyle tavzif etsin. Mucizat nişanlarıyla imtiyazını göstersin. Kur'an gibi bir fermanla o şahsı, Zatı Zülcelalin has ve sadık bir tercümanı olduğunu bildirsin.

     İşte, miracın pek çok hikmetinden şu temsil dürbünüyle bir ikisini numune olarak gösterdik. Şairlerini kıyas edebilirsin."

     İkinci Temsil:

     "Nasıl ki bir zatı zifünun, muciznüma bir kitabı telif edip yazsa... Öyle bir kitap ki her sahifesinde 100 kitap kadar hakaik, her satırında 100 sahife kadar latif manalar, her bir kelimesinde 100 satır kadar hakikatler, her harfinde 100 kelime kadar manalar bulunsa, bütün o kitabın maani ve hakaikları, o kâtibi muciznümanın kemalatı maneviyyesine baksa, işaret etse, elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Herhâlde o kitabı, bazılara ders verecek. Ta o kıymettar kitap, manasız kalıp beyhude olmasın. Onun gizli kemalatı zahir olup kemalini bulsun ve cemali manevisi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acib kitabı bütün meanisiyle, hakaikryla ders verecek birisini, en birinci sahifeden ta nihayete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.

     "Aynen öyle de, Nakkaşı Ezelî, şu kâinatı, kemalatını ve cemalini ve hakaikı esmasını göstermek için, öyle bir tarzda yazmıştır ki, bütün mevcudat, hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemalatını ve esma ve sıfatını bildirir, ifade eder. Elbette bir kitabın manası bilinmezse hiçe sukut eder. Bahusu böyle her bir harfi, binler manayı tazammun eden bir kitap, sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise, o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her taifenin istidadına göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu, en amm nazarlı, en külli şuurlu, en mümtaz istidatlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu ve külli hakaikım ders vermek için, gayet yüske bir seyrü sülük ettirmek hikmeten lazımdır. Yani birinci sahifesi olan tabakatı kesretin en nihayetinden tut, ta münteha sahifesi olan daire-i Ehadiyyete kadar bir seyeran ettirmek lazım geliyor. İşte şu temsille miracın ulvi hikmetlerine bir derece bakabilirsin."353

     353 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 536539/

     Peygamberimiz'in Dilinden İsra ve Mirac Mucizesi

     İsra ve Mirac mucizesi, zaman ve zemin kayıtlarının dışında mülk ve melekûta dair sırlarla dolu Resul-i Kibriya Efendimiz'in muazzam bir mucizesi olduğundan, müteaddit tariklerle güzide sahabiler tarafından Peygamberimiz'den nakledilmiştir. Bu güzide sahabilerin rivayetlerine göre, Resul-i Kibriya Efendimiz bir gece Kâbe-i Muazzama'nın hatim kısmında yatarken, Hz. Cebrail gelip göğsünü yardı ve kalbini zemzem suyuyla yıkadıktan sonra içine hikmet doldurup eski hâline koydu. Sonra beyaz bir binit (Burak) getirildi. Habib-i Kibriya Efendimiz ona bindirildi. Cibril (a.s.)'in refakatinde yol aldılar. Burak, adımını gözünün erişebileceği yerin ilerisine atıyordu. Resul-i Ekrem Efendimiz Cibril (a.s.)'le birlikte Beyt-i Makdis'e vardı. Orada bütün peygamberlerin toplanmış olduğunu gördü. Orada onlara imam oldu ve birlikte namaz kıldı.

     Resul-i Ekrem Efendimiz'in Mescidi Aksa'da bütün peygamberlere imam olarak onlara namaz kıldırması demek, onların şeriatlarının asıllarına vârisi mutlak olduğunu göstermesi demekti.354

     Sunulan Üç Bardak

     Peygamber Efendimiz'e orada birinde süt, birinde şerbet ve diğerinde ise su bulunan üç bardak takdim edildi. Takdim esnasında, "Eğer suyu alırsa, kendisi de ümmeti de ihtiyaçsız ve kanaatkâr olur. Şerbeti alırsa, kendisi de ümmeti de mahrumiyete düçar olur. Şayet sütü alırsa, kendisi de ümmeti de doğruyu bulur." diye bir ses işitti.

     Resul-i Ekrem süt bardağını alıp içti. Bunun üzerine Cebrail, "Ya Muhammedî!" dedi. "Sen fıtri ve tabii olanı seçtin. Sen de ümmetin de doğru yola iletildiniz."355

     Semavata Yükselme ve Peygamberlerle Görüşme

     Beytu'l Makdis'te yüksek makamlara çıkmak için mirac merdiveni kuruldu. Peygamber Efendimiz bu merdivene Cebrail (a.s.)'le birlikte bindirildi ve birlikte yükseldiler. Nihayet dünya semasına vardılar. Hz. Cebrail gök kapısını çaldı:

     "Kim o?" denildi.

     "Cibril'im."

     "Yanındaki kim?" diye soruldu.

     "Muhammed." dedi.

     "Ona gelsin diye haber gönderildi mi?" denildi.

     Cebrail (a.s.), "Evet, gönderildi." dedi.

     Bundan sonra gök kapısı açıldı ve dünya semasının üstüne çıktılar.

     Resul-i Ekrem Efendimiz orada oturan bir zat gördü. Sağ ve sol yanında birtakım karaltılar vardı. Sağına bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu. Resul-i Ekrem Efendimiz'e, "Hoş geldin, safa geldin, salih peygamber, salih oğul!" dedi.

     Peygamber Efendimiz Cebrail'e, "Bu kim?" diye sordu.

     Hz. Cebrail, "Bu, senin baban Âdem'dir. Şu sağındaki solundaki karaltılar da çocuklarının ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler cehennemlik olanlardır. Sağına bakınca güler, soluna bakınca da ağlar."356 cevabını verdi.

     Buradan ikinci semaya yükseldiler. Gök kapısı açıldı ve Resul-i Kibriya Efendimiz orada Hz. Yahya ve Hz. İsa (a.s.) ile karşılaştı.

     Hz. Cebrail, "Bu gördüklerin Yahya ile İsa'dır. Onlara selam ver." dedi.

     Selamlaştılar ve onlar Peygamber Efendimiz'e, "Hoş geldin, safa geldin salih peygamber, salih kardeş!" dediler.

     Bundan sonra Resul-i Kibriya Efendimiz Cebrail'le birlikte aynı minval üzere üçüncü katta Hz. Yusuf, dördüncü katta Hz. İdris, beşinci katta Hz. Harun, altıncı katta Hz. Musa ve yedinci katta da Hz. İbrahim (a.s.)'le görüştü. Onların hepsi de kendisine "hoş geldin"de bulundular ve miracını tebrik ettiler.

     Sidre-i müntehada...

     Cebrail (a.s.) yedinci kat semadan Resul-i Ekrem Efendimiz'i alıp yüseklere çıkardı. Daha sonra Habib-i Kibriya'nın karşısına sidre-i münteha sahası açıldı.

     Cebrail, "İşte bu sidre-i müntehadır. Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım." dedi ve oradan ileriye tek adım atmadı.

     Resul-i Ekrem Efendimiz sidre-i müntehadan dört nehrin aktığını gördü.

     Ayrıca Peygamber Efendimiz burada Cebrail (a.s.)'i bir kere daha asli şekil ve suretinde gördü. Daha önce de kendilerine risalet vazifesi verildiği sırada onu Mekke'nin Ciyad mevkiinde ufku kaplayan haşmetli kanatlarıyla görmüştü.

     Resul-i Kibriya Efendimiz daha sonra, yanında Cebrail olmadığı hâlde, "imkân ve vücub ortasında kabı kavseynle işaret olunan" makama vardı. Bundan sonra mekândan münezzeh Zat-ı Zülcelal'in sohbeti ve cemaliyle müşerref oldu.

     Mevlid yazarı merhum Süleyman Çelebi Hazretleri, gayet nezih bir tarzda o anı şöyle tasvir eder:

     Söyleşirken Cebrail ile kelam Geldi Refref önüne virdi selam.

     Aldı ol şahı cihanı ol zaman Sidre 'den götürdü vü gitdi heman

     Bir feza oldu o demde runüma Ne mekân var anda, ne arzü sema

     Kim ne hâlidir ne mâlî ol mahal Aklüfikr etmez o hâlifehmü hâl

     Ref olup ol şaha yetmiş bin hicab Nurı tevhid açdı vechinde nikab

     Her birisinden geçerken ilerü

     Emr olurdı 'Ya Muhammed gel berü'

     Çün kamusını görüp geçti öte Vardı irişdi ol ulu Hazrete

     Şeş cihetten ol münezzeh Zülcelal Bîkemü keyfana gösterdi cemal

     Zaten ol sultanı ma zağa 'lbasar Eylemişti Hakk 'a tahsisi nazar

     "Sultanı ma zağa'l basar", "gözü gördüğünden şaşmayan sultan" demek. Peygamber Efendimiz kastediliyor. Çünkü Kur'an-ı Kerim aynı hakikati ifade ediyor: "Peygamber'in gözü gördüğünden şaşmadı ve onu aşmadı." (Necm, 17).

     Aşikâre gördü Rabbû'lizzeti Ahirette öyle görür ümmeti

     Bihurufü lafü savt ol padişah Mustafa 'ya söyledi bîiştibah.


     Beş Vakit Namazın Farz Kılınışı

     Resul-i Ekrem Efendimiz Mirac gecesinde birçok ilahî tecelliye, hitap ve iltifata mazhar kılındı. Erkânı imaniyenin hakikatlerini gözle gördü; melaikeyi, cenneti, ahireti hatta Zat-ı Zülcelal'i müşahede etti.

     Ayrıca bu gece, her gün beş vakitte namaz kılınması emredildi. Şöyle ki:

     Cenab-ı Hak ilk önce her gün 50 vakit namazı farz kıldı.

     Peygamber Efendimiz, dönüşünde Hz. Musa'ya uğrayınca o, "Allah Teâlâ, ümmetine neyi farz kıldı?" diye sordu.

     Peygamber Efendimiz, "Elli vakit namazı farz kıldı." dedi.

     Bunun üzerine Hz. Musa, "Rabb'ine dön ve eksiltmesi için niyazda bulun. Ümmetin buna takat getiremez." dedi.

     Resul-i Ekrem dönüp Cenab-ı Hakk'a yalvardı. Allah Teâlâ 10 vakit namazı indirdi.

     Resul-i Ekrem yine Hz. Musa'nın yanına döndü ve "Allah 50 vakit namazdan 10 vaktini indirdi." dedi.

     Hz. Musa, "Rabb'ine dön ve niyazda bulun; çünkü ümmetin buna da güç yetiremez." dedi.

     Resul-i Ekrem Efendimiz yine Cenab-ı Hakk'a döndü ve niyazda bulundu. Allah Teâlâ 10 vakit daha indirdi.

     Peygamber Efendimiz tekrar dönüp Hz. Musa'nın yanına geldi ve "Allah 10 vakit daha indirdi." dedi.

     Hz. Musa yine, "Rabb'ine dön ve niyazda bulun; çünkü ümmetin buna da güç yetiremez." dedi.

     Hz. Resulullah yine döndü ve Yüce Allah'a niyazda bulundu. Cenab-ı Hak yine 10 vakit daha indirdi. Aynı şekilde 10 vakte indirilinceye kadar Peygamber Efendimiz tekrar tekrar Cenab-ı Hakk'a niyazda bulundu.

     On vakte indirilince, Resul-i Kibriya Efendimiz tekrar Hz.Musa'ya uğradı. Hz. Musa yine söylediklerini tekrarladı, "Rabb'ine dön ve yalvar! Ümmetin bunun hakkından da gelemez." dedi.

     Resul-i Kibriya yine dönüp Yüce Mevla'sına niyazda bulundu.

     Cenab-ı Hak, "Ya Muhammedî! Benim katımda hüküm değişmez. Onlar, her gece ve gündüzde beş vakit namazdır. Her namaz için de on ecir vardır ki, bu da elli namaz eder." buyurdu.

     Bundan sonra Peygamber Efendimiz yine dönüp Hz. Musa'ya uğradı.

     Hz. Musa sordu: "Ne emrolundun?"

     Peygamberimiz, "Her gün beş vakit namazla emrolundum." dedi.

     Hz. Musa, "Ümmetin her gün beş vakit namaza da güç yetiremez. Ben senden önce insanları, İsrailoğulları'nı çok tecrübe ettim, bilirim. Sen dön de biraz daha indirmesini Rabb'inden niyaz et!" dedi.

     Fakat Resul-i Ekrem Efendimiz, "Rabb'ime çok niyaz ettim. Bir daha niyazda bulunmaya hayâ ederim."357 dedi.

     357 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 50; Buharı, Sahih, c. 2, s. 328; Müslim, Sahih, c. 1,s. 101.

     Böylece beş vakit namaz farz kılındı ve Resul-i Kibriya Efendimiz tarafından Mirac gecesinin cin ve inse bir hediyesi oldu.


     Peygamberimiz'in İsra ve Mirac Mucizesini Müşriklere Açıklaması

     "İmkân ve vücub ortasında kabı kavseynle işaret olunan makama" giren ve mekândan münezzeh olan Cenab-ı Hakk'ın kelamına ve rü'yetine mazhar olan Resul-i Kibriya Efendimiz aynı gece hane-i saadetine geldi.

     Sabahleyin miracını ve o ulvi seyahat esnasında gördüklerini Kureyş'e haber verip anlatmak istedi. Ancak amcası Ebu Talib'in kızı Ümmühanî, ridasına yapışarak, "Ya Resulallah!" dedi. "Sakın bunu halka anlatma! Seni yalanlarlar ve seni üzerler!" dedi.

     Fakat Resul-i Kibriya Efendimiz, "Vallahi, ben onu anlatacağım!" dedi ve halkın yanına varıp miracını haber verdi.

     Kureyşliler şaşırdılar, "Ya Muhammedî! Buna delilin nedir? Biz bunun bir benzerini daha şimdiye kadar işitmedik." dediler.

     Resul-i Ekrem Efendimiz, "Delili şudur ki, filan oğulların devesine filan vadide, filan yerde rastladım. Develerini kaçırmışlar, arıyorlardı. Onları develerine doğru kılavuzladım ve ben Şam'a yöneldim.

     Sonra dönüşümde Dabhanan'a geldiğimde, filan oğulların kafilesine rastladım. Halkı uyuyordu. Onlara ait üstü örtülü su kabının örtüsünü açıp içindeki suyu içtim. Yine eskisi gibi üzerini örttüm.

     Başka bir delilim de şudur: "Sizlere ait bir kafileye Ten'im yokuşunda rastladım. Önde karamtırak bir deve vardı. Üzerinde birisi siyah, öbürü alaca renkli iki çuval bulunuyordu."358 dedi.

     Halk merak içinde ve süratle Seniyye mevkiine çıktı.

     Bir müddet sonra kafile çıkageldi. Peygamber Efendimiz'in haber verdiği gibi, önünde karamtırak deve vardı. Gelen diğer kafileye su dolu kaplarını sordular. Onlar su doldurup üzerini örttüklerini söylediler. Su kabına baktılar; üzeri kendilerinin örttüğü gibi örtülüydü, ama içinde su yoktu!

     Müşrikler şaşırdılar ve "Tıpkı dediği gibiymiş!" dediler.359

     Müşrikler Peygamberimiz'in haber verdiği diğer haberleri de araştırdılar ve aynen söylediği gibi buldular. Buna rağmen iman edip Peygamberimiz'in davasını tasdik etmediler.

     Müşriklerin Beytu'l Makdis'in Tarifini İstemeleri

     İsra ve Mîrac mucizesini kabul etmemekte direnen Kureyşli müşrikler Resul-i Ekrem Efendimiz'den bu hususta delil üstüne delil istemekten de geri durmuyorlardı. Birçoğu, "Deveyle Mekke'den Şam'a gidiş bir ay, dönüş de bir ay sürer. Muhammed oraya bir gecede nasıl gidip Mekke'ye döner?" dediler.

     İçlerinden o taraflara seyahat etmiş ve Mescid-i Aksa'yı görmüş olanlar, Peygamber Efendimiz'e gelerek, "Mescid-i Aksa'yı bize tarif edebilir misin?" diye sordular.

     Resulullah Efendimiz, "Gittim, tarif edebilirim." cevabını verdi.

     Bundan sonrasını Efendimiz şöyle anlatır:

     "Onların yalanlamalarından ve suallerinden pek çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken, Cenab-ı Hak birden Beytu'l Makdis'i bana gösterdi.

     Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, 'Beytu'l Makdis'in kaç kapısı var?' diye sormuşlardı. Hâlbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytu'l Makdis karşımda görününce, ona bakmaya ve kapılarını birer birer saymaya ve bildirmeye başladım.360

     Bunun üzerine müşrikler, 'Vallahi, tastamam ve doğru tarif ettin!' dediler. Buna rağmen iman etmediler."

     Hz. Ebu Bekir'in Tereddütsüz Tasdiki

     Mekke halkı arasında gönülleri İslam'a ısınıvermiş, fakat Mirac haberiyle birden şaşırıp kalan kimseler de vardı. Bunlar bu haberi duyar duymaz derhâl Hz. Ebu Bekir'e koştular ve "Ya Ebu Bekir!" dediler. "Arkadaşının işinden haberin var mı? O bu gece Beytu'l Makdis'e gittiğini, orada namaz kılıp Mekke'ye döndüğünü söyledi."

     Hz. Ebu Bekir: "Siz bunları ondan mı duydunuz?" "Evet." dediler. "Aynen ondan duyduk."

     Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, "Vallahi" dedi. "O söylediyse şeksiz şüphesiz doğrudur! Siz buna hiç şaşmayın!" Sonra da kalkıp doğruca Resul-i Kibriya Efendimiz'in yanına gitti ve "Ya Resulallah! Sen, şu halka bu gece Beytu'l Makdis'e gittiğini söyledin mi?" diye sordu.

     Peygamberimiz, "Evet." deyince, Hz. Ebu Bekir, "Doğru söylüyorsun. Senin, Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet ederim." dedi.

     Peygamber Efendimiz de, bunun üzerine, "Ya Ebu Bekir! Sen zaten sıddıksın!" buyurdu.361

     Ve o günden itibaren Hz. Ebu Bekir "Sıddık" diye anılmaya başlandı. Sıddık: Şeksiz şüphesiz doğrulayan...

     Mirac İle İlgili Birkaç Suale Cevaplar

     Sual: Şu Mirac-ı Azim, niçin Muhammed-i Arabi (a.s.m.)'ye mahsustur?

     El-Cevap:

     Evvela:
     Tevrat, İncil, Zebur gibi Kütübü Mukaddese'den, pek çok tahrifata maruz oldukları hâlde şu zamanda dahi Hüseyni Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.)'ye dair 114 işârî beşaretleri çıkarıp "Risale-i Hamîdeye"de göstermiştir.

     Saniyen: Tarihçe sabit, Şık ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.)'den biraz evvel, nübüvvetine ve ahir zaman peygamberi o olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler, sahih bir surette tarihen nakledilmiştir.

     Salisen: Veladeti Ahmediye (a.s.m.) gecesinde Kâbe'deki sanemlerin sükûtiyle, Kisrayı Faris'in sarayı meşhuresi olan eyvanı inşikak etmesi gibi, irhasat denilen yüzer harika, tarihçe meşhurdur.

     Rabian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve camide bir cemaat-i azime huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfarekatı Ahmediye (a.s.m.)'den deve gibi enin ederek ağlaması, nass ile şakkı kamer gibi, muhakkiklerin tahkikatıyla bine baliğ mucizatla serfıraz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.

     Hamisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlakı hasenin şahsında en yüksek derecede ve bütün muamelatının şehadetiyle secayayı samiye, vazifesinde ve tebligatında en âli bir derecede ve Din-i İslam'daki inehasini ahlakın şehadetiyle, şeriatında en âli hisalı hamide, en mükemmel derecede bulunduğuna ehli insaf ve dikkat tereddüt etmez.

     Sadisen: Onuncu Söz'ün ikinci işaretinde işaret edildiği gibi, uluhiyyet, muktezayı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil en azami bir derecede Zat-ı Ahmediye (a.s.m.) dinindeki azami ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem Hâlık-ı Âlem'in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıtayla göstermek, muktezayı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil, en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe o zâttır.

     Hem Sanii âlemin nihayet cemalde olan kemali sanatı üzerine enzarı dikkati celbetmek, teşhir etmek istemesine mukabil, en yüksek bir sada ile dellallık eden, yine bilmüşahede o zattır.

     Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakatında vahdaniyetini ilân etmek istemesine mukabil, —tevhidin en azamî bir derecede— bütün meratibi tevhidi ilân eden, yine bizzarure o zâttır.

     Hem, sahip âlemin nihayet derecede asarındaki cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsni zatisini ve cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifıni ayinelerde muktezayı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil, en şaşaalı bir surette âyinedarhk eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren, yine bilbedahe o zattır.

     Hem şu sarayı âlemin sanii, gayet harika mucizeleriyle ve gayet kıymettar cevahirlerle dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemâlâtım tarif etmek ve bildirmek istemesine mukabil, en azami bir surette teşhir edici ve tavsif edici ve tarif edici, yine bilbedahe o zattır.

     Hem şu kâinatın sanii, şu kâinatı envaı acayip ve zinetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zişuur mahlûkatını seyr ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve muktezayı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanayiinin manalarını, kıymetlerini, ehli temaşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil, en azami bir surette cin ve inse, belki ruhanîlere ve melaikelere de Kur'an-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedahe o zattır.

     Hem şu kâinatın Hâkimi Hakimi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gayeyi tazammun eden tılsımı muğlakını ve mevcudatın "Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?" olan şu üç suali müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zişuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vazıh bir surette ve en azami bir derecede hakaikı Kur'âniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden yine bilbedahe o zattır.

     Hem şu âlemin Sanii Zülcelal'i, bütün güzel masnuatıyla kendini zişuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zişuur olanlara marziyyatı ve arzuyu İlahîyyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en âlâ ve ekmek bir surette, Kur'an vasıtasıyla o marziyyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedahe o zattır.

     Hem Rabbû'l Âlemin, meyvei âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'ati istidat verdiğinden ve bir ubudiyeti külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya müptela olduğundan bir rehber vasıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bakiye çevirmek istemesine mukabil, en azami bir derecede en eblağ bir surette, Kur'an vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden, yine bilbedahe o zattır.

     İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat ve zihayat içinde en eşref olan zişuur ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezaifı en azami bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zat, elbette o Mirac-ı Azim'le kabı kavseyne çıkacak, saadeti ebedîye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imananın hakaikı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.

     Sabian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır. Ve bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların saniinde, gayet şiddetli bir iradei tahsin ve kasdı tezyin var olduğunu gösterir. Ve iradei tahsin ve tezyin ise, bizzarure o sanide, sanatına karşı kuvvetli bir rağbet ve kutsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuat içinde en cami ve letaifi sanatı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri "maşallah" deyip istihsan eden, bilbedahe o sanatperver ve sanatını çok seven saniin nazarında en ziyade mahbub o olacaktır.

     İşte masnuatı yaldızlayan mezaya ve mehasine ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemalata karşı, "Sübhanallah, Maşallah, Allah-ü Ekber" diyerek semavatı çınlattıran ve Kur'an'ın nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdir ile tefekkür ve teşhirle, zikir ve tevhidle, ber ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşahede o zattır.

     İşte böyle bir zat ki "Es-sebebü kel fail" sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenatın bir misli, onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salavatı, onun manevi kemalatına imdat veren ve risaletinde gördüğü vezaifın netaicini ve manevi ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbeti İlahîyyenin nihayetsiz feyzine mazhar olan bir zat, elbette Mîrac merdiveniyle cennete, sidretü'l müntehaya, arşa ve kabı kavseyne kadar gitmek, aynı hak, nefsi hakikat ve mahzı hikmettir." (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 539542)

     Sual: Bin müşkilat ile tayyare vasıtasıyla ancak bir iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl bir insan cismiyle binler sene mesafeyi birkaç dakika zarfında kateder, gider, gelir?

     El-Cevap:

     Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce hareketi seneviyesiyle bir dakikada takriben 188 saat mesafeyi keser. Takriben 25 bin senelik mesafeyi bir senede katediyor. Acaba şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadir-i Zülcelal, bir insanı arşa getiremez mi? Şemsin cazibesi denilen bir kanunu Rabbanî'yle, Mevlevi gibi etrafında pek ağır olan cismi arzı gezdiren bir hikmet, cazibe-i rahmet-i Rahman'la ve incizabı muhabbeti Şemsi Ezel'le bir cismi insanı berk gibi arşı Rahman'a çıkaramaz mı?

     Sual: Haydi, çıkabilir. Niçin çıkmış? Ne lüzumu var? Velîler gibi ruh ve kalbi ile gitse yeter.

     El-Cevap:

     Madem Sanii Zülcelal, mülk ve melekutundaki ayatı acibesini göstermek ve şu âlemin tezgâh ve menbalarını temaşa ettirmek ve amali beşeriyenin netaici uhreviyesini irae etmek istemiş. Elbette âlemi mubsıratın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuat alemindeki ayatı temaşa eden kulağını, arşa kadar beraber alması lazım geldiği gibi, ruhunun hadsiz vezaife medar olan alat ve cihazatının makinesi hükmünde olan cismi mübarekini dahi, ta arşa kadar beraber alması muktezayı akıl ve hikmettir. Nasıl ki, cennette, hikmeti İlahîyye cismi ruha arkadaş ediyor. Çünkü, pek çok vezaifi ubudeyete ve hadsiz lezaiz ve alama medar olan, cesettir. Elbette o cesedi mübarek, ruha arkadaş olacaktır. Madem cennete cisim ruhla beraber gider; elbette Cennetû'l Me'va gövdesi olan sidrei müntehaya uruc eden Zat-ı Ahmediye (a.s.m.) ile cesedi mübarekini refakat ettirmesi aynı hikmettir.

     Sual: Birkaç dakikada binler sene mesafeyi katetmek aklen muhaldir.

     El-Cevap:

     Sanii Zülcelal'in sanatında harekât, nihayet, derecede muhteliftir. Mesela, savtın süratiyle, ziya, elektrik, ruh, hayal süratleri ne kadar mütefavit olduğu malum. Seyyaratın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latif cismi, urucda süratli olan ulvi ruhuna tabi olmuş, ruh süratinde hareketi nasıl akla muhalif görünür? Hem 10 dakika yatsan, bazı olur ki bir sene kadar hâlata maruz olursun. Hatta bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimatı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lazımdır. Demek oluyor ki, bir zamanı vahid, iki şahsa nispeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.

     Şu manaya bir temsille bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sürati harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki, o saatte 10 iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de, ondan 60 defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi 60 defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine 60 defa daha geniş bir dairede saliseleri ve hakeza rabiaları, hamiseleri, sadise, sabia, samine, tasia, ta aşireleri sayacak gayet muntazam azim bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde aşireleri sayan ibrenin dairesi, arzın medarı senevisi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir. Şimdi iki şahıs farz ediyoruz: Biri, saati sayan ibreye inmiş gibi o ibrenin harekâtına göre temaşa ediyor; diğeri, aşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zamanı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatinizle arzın medarı senevisi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte, zaman —çünkü— harekâtın bir rengi, bir levni yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cari olan bir hüküm, zamanda dahi caridir. İşte, bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zişuur şahsın meşhudatı kadar olduğu hakikati ömrü de o kadar olduğu hâlde, aşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda o muayyen saatte Resul-i Ekrem (a.s.m.), Burak-ı Tevfik-i İlahîye biner; berk gibi bütün daire-i mümkinatı katedip acaib-i mülk ve melekutu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp sohbete müşerref olup rü'yeti cemal-i İlahîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.

     Yine hatıra gelir ki: Dersiniz: "Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vaki olmuyor? Bunun emsali var mı ki kabul edilsin? Emsali olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukuuna nasıl hükmedilebilir?

     Biz de deriz ki: Emsali o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Mesela her zinazar, gözüyle yerden ta Neptün seyyaresine kadar bir saniyede çıkar. Her ziilim, aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip yıldızların ta arkasına bir dakikada gider. Her zaman, namazın ef al ve erkânına fikrini bindirip bir nevi miracla kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider. Her zikalp ve kâmil veli, seyrü sulukla, arştan ve daire-i esma ve sıfattan 40 günde geçebilir. Hatta Şeyhi Geylanî, İmam-ı Rabbanî gibi bazı zatların ihbaratı sadıkalarıyla, bir dakikada arşa kadar urucu ruhanileri oluyor. Hem ecsamı nurani olan melaikelerin arştan ferşe, ferşten arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehli cennet mahşerden cennet bağlarına kısa bir zamanda uruc ediyorlar. Elbette bu kadar numuneler gösteriyorlar ki, bütün evliyaların sultanı, umum müminlerin imamı, umum ehli cennetin reisi ve umum melaikenin makbulü olan Zat-ı Ahmediye (a.s.m.)'nin seyrü sülûkuna medar bir miracı bulunması ve onun makamına münasip bir surette olması, aynı hikmettir ve gayet makuldür ve şüphesiz vakidir. (Bediüzzaman SaidNursî, A.g.e., s. 534536).

     Sual: Mirac'ın semeratı ve faydası nedir?

     El-Cevap:

     Şu şecere-i Tuba-i Maneviye olan Mirac'ın 500'den fazla meyvelerinden numune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.

       BİRİNCİ MEYVE

     Erkânı imaniyenin hakaikını gözle görüp melaikeyi, cenneti, ahireti, hatta Zat-ı Zülcelal'i gözle müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur-u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu Kâinatı, perişan ve fâni ve karmakarışık bir vaziyeti mevhumeden çıkarıp o nur ve o meyve ile o kâinatı; kutsi Mektubat-ı Samedaniyye, güzel ayine-i cemali Ehadiyye vaziyeti olan hakikatini göstermiş. Kâinatı ve bütün zişuuru sevindirip mesrur etmiş. Hem o nur ve o meyve ile beşeri; müşevveş, perişan, âciz, fakir, hacatı hadsiz, a'dası nihayetsiz ve fâni, bekasız bir vaziyeti dalâletkâraneden o insanı o nur, o meyve-i kutsiyye ile Ahsen-i Takvim'de, bir mucize-i kudret-i Samedaniyyesi ve mektubatı Samedaniyyenin bir nüsha-i camiası ve Sultan-ı Ezel ve Ebed'in bir muhatabı, bir abdi hassı, kemalatının istihsancısı, halili ve cemalinin hayretkârı, habibi ve cennet-i bakiyesine namzet bir misafıri azizi sûreti hakikisinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürür, hadsiz bir şevk vermiştir.

     İKİNCİ MEYVE

     Sanii mevcudat ve Sahib-i Kâinat ve Rabbû'I Âlemin olan Hâkim-i Ezel ve Ebed'in marziyyatı Rabbaniyyesi olan İslamiyet'in başta namaz, esasatını cin ve inse hediye getirmiştir ki, o marziyyatı anlamak, o kadar merakâver ve saadetaverdir ki tarif edilmez. Çünkü herkes büyükçe bir veliyyi nimet yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeş ve anlasa, ne kadar memnun olur. Temenni eder ki, "Keşke bir vasıta-i muhabere olsa idi, doğrudan doğruya o zatla konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim." der. Acaba bütün mevcudat, kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemal ve kemalat, onun cemal ve kemaline nispeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz cihetlerle ona muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyyatını ve arzularını anlamak hususunda hahişger ve merakâver olması lazım olduğunu anlarsın.

     İşte Zat-ı Ahmediye (a.s.m.), yetmiş bir perde arkasında O Sultan-ı Ezel ve Ebed'in marziyyatını doğrudan doğruya Mirac semeresi olarak hakkalyakîn işitip getirip beşere hediye etmiştir.

     Evet, beşer, kumerdeki hâli anlamak için ne kadar merak eder ki: Biri gidip dönüp haber verse hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki kamer, öyle bir Malikû'l Mülk'ün memleketinde geziyor ki, kamer, bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervaz eder. Küre-i arz, pervane gibi şemsin etrafında uçar. Şems, binler lambalar içinde bir lambadır ki, o Malikû'l Mülk-i Zülcelal'in bir misafirhanesinde mumdarhk eder. İşte Zat-ı Ahmediye (a.s.m.), öyle bir Zat-ı Zülcelal'in şuunatını ve acaibi sanatını ve âlemi bekada hazaini rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zatı, kemali merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilafı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.

     ÜÇÜNCÜ MEYVE

     Saadeti ebedîyenin definesini görüp anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mirac vasıtasıyla ve kendi gözüyle cenneti görmüş ve Rahman-ı Zülcelal'in rahmetinin baki cilvelerini müşahede etmiş ve saadeti ebedîyeyi kafiyen, hakkalyakîn anlamış, saadeti ebedîyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki, biçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zeval ve firak içindeki mevcudatı, seyli zaman ve harekâtı zerrat ile adem ve fırakı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyeti mevhume-i canhıraşanede oldukları hengâmda, şöyle bir müjde, ne kadar kıymettar olduğu ve idam-ı ebedîyle kendilerini mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadetaver olduğu tarif edilmez. Bir adama, idam edileceği anda, onun affıyla kurbu şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebeptir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.

     DÖRDÜNCÜ MEYVE

     Rü'yeti cemalullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mümine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin. Yani her kalp sahibi bir insan, zicemal, zikemal, ziihsan bir zatı sever. Ve o sevmek dahi, cemal ve kemal ve ihsanın derecatma nispeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir, canını feda eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Hâlbuki bütün mevcudattaki cemal ve kemal ve ihsan, onun cemal ve kemal ve ihsanına nispeten, küçük birkaç lemaatın, güneşe nispeti gibi de olmaz. Demek, nihayetsiz bir muhabbete layık ve nihayetsiz rü'yete ve nihayetsiz bir iştiyaka elyak bir Zat-ı Zülcelal'i ve'l Kemal'in saadeti ebedîyede rü'yetine muvaffak olması, ne kadar saadetaver ve medarı sürür ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.

     BEŞİNCİ MEYVE

     İnsan kâinatın kıymettar bir meyvesi ve Sanii Kâinat'ın nazdar sevgilisi olduğu, Mirac'la anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zişuur olan insanı, o meşveyle o kadar yüksek bir makama çıkarır ki, kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makamı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve süruru mesudiyetkârane veriyor ki tasvir edilmez. Çünkü adi bir nefere denilse, "Sen müşir oldun!" Ne kadar memnun olur. Hâlbuki fâni, âciz bir hayvanı natık, zeval ve firak sillesini daima yiyen biçare insana, birden ebedî, baki bir cennette, Rahim ve Kerim bir Rahman'ın rahmetinde ve hayal süratinde, ruhun vüs'atinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekutunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi, saadeti ebedîyede rü'yeti cemaline de muvaffak olursun, denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan ne kadar derin ve ciddi bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin. Sana iki küçük temsille bir iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.

     Mesela: Seninle biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki, her şey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı. Her taraf müthiş cenazelerle dolu. İşitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vaveylasıdır. İşte, biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte, biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjdeyle bize yabancı olanlar ahbap şekline girse. Düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse. O müthiş cenazeler, huşu ve huzuda, zikir ve teşbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse. O yetimane ağlayışlar, senakârane "Yaşasınlar!" hükmüne girse. Ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar, terhisat suretine dönse. Kendi sürurumuzla beraber herkesin süruruna müşterek olsak, o müjde ne kadar mesrurane olduğunu elbette anlarsın. İşte Mirac-ı Ahmediye (a.s.m.)'nin bir meyvesi olan nuru imandan evvel şu kâinatın mevcudatı, nazarı dalâletle bakıldığı vakit, yabancı, muzır, müziç, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müthiş cenaze; ecel, herkesin başını kesip ademabad kuyusuna atar. Bütün sadalar, firak ve zevalden gelen vaveylalar olduğu hâlde, dalâletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve-i Mirac olan hakaiki erkânı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sanii Zülcelal'ine zakir ve müsebbih; ve mevt ve zeval, bir nevi terhis ve vazifeden azad etmek; ve sadalar, birer tesbihat hakikatinde olduğunu sana gösterir.

     İkinci Temsil: Seninle biz, sahrayı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hamisiz, aç ve susuz, meyus ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zat, o karanlık perdesinden geçip sonra gelip bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennetmisal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hamimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa; ne kadar memnun oluruz, bilirsin.

     İşte o sahrayı kebir, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hadisat içinde harekâtı zerrat ve seyli zaman tahrikiyle çalkalanan mevcudat ve biçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağdar olan istikbali, müthiş zulümat içinde, nazarı dalâletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte semere-i Mirac olan marziyyatı İlahîyye ile şu dünya, gayet kerim bir zatın misafirhanesi, insanlar dahi onun misafirleri, memurları, istikbal dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadeti ebedîye gibi parlak göründüğü vakit ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 544547).

--------------------------------------------------------------------------------

352 İsrâ, 1.

354 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 525.

355 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 38. Müslim, Sahih, c. 1, s. 102.

358 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 4344.

359 İbni Hişam, A.g.e., c. 2, s. 44.

360 ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 215; Müslim, Sahih, c. 1, s. 108.

361 İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 40; Ibni Sa'd, Tabakat, c. 3, s. 170.

çalışıyor..