Müşriklerin Ebu Talib'e şikâyetleri ve yeni istekleri
Ebu Talib'e Şikâyet
Başvurulan tertip, eziyet ve işkencelerin hiçbiri, Resul-i Ekrem Efendimiz'i İslam'ı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik amcası Ebu Talib de yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilakis onu koruyordu.
Müşrikler bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden 10 kişi Ebu Talib'e gelerek, "Ey Ebu Talib!" dediler. "Yeğenin putlarımıza sövdü, dinî inançlarımızı kötüledi; akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil."261
Ebu Talib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi... Hangisini tercih edecekti?
Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı.262
Ebu Talib'e İkinci Şikâyet
İlk şikâyetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler Ebu Talib'e tekrar başvurdular: "Ey Ebu Talib! Sen, bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik, fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla itham etmesine, ilahlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz! Sen ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da seninle de çarpışırız."263
Ebu Talib tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı. Kavmi tarafından terk edilmek istemezdi, ama yeğeni Kâinatın Efendisi'nden de vazgeçemezdi. O hâlde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, Resul-i Ekrem (s.a.v.)'i yanına çağırarak yalvarırcasına, "Kardeşimin oğlu! Kavminin ileri gelenleri bana başvurarak, senin onlara dediklerini bana arz ettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme! Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç!"264 dedi.
Durum oldukça nazikti. Bir bakıma, o güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hamilik eden Ebu Talib'ti. O da mı himayeden vazgeçecekti?
Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebiyyi Ekrem Efendimiz bir müddet mahzun mahzun düşündü. Sonra hakiki muhafızının Cenab-ı Hakk olduğunu bilmenin gönül rahatlığı içinde, amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu: "Bunu bilesin ki ey amca! Güneş'i sağ elime, Ay'ı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem! Ya Allah bu dini hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm!"265
Öz amcasının kendisini terk edeceği endişesini duyan Peygamber Efendimiz bu cevabını verirken gözyaşlarını tutamamıştı. Mübarek gözyaşları sanki amcasının gönlüne damlıyordu. Bu hâlini gören amcası onu nasıl yalnız başına bırakabilirdi? Zatına karşı böylesine muhabbet beslediği yeğenini nasıl terk edebilirdi?
Yıkılmayan bir iradeye sahip Resul-i Kibriya'nın davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebu Talib, "Yeğenim benim!" diyerek boynuna sarıldı ve "İşine devam et, istediğini yap! Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim!"266 diye konuştu.
Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebu Talib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar.
Ebu Talib'e Başka Bir Teklif
Gözleri önünde birçok kimsenin İlahî hidayete koştuğunu gören müşrikler buna tahammül edemiyorlardı. Başka bir tedbir düşündüler. Yine Ebu Talib'e başvurarak şu teklifte bulundular:
"Ey Ebu Talib! Sana Kureyş gençlerinin en güçlü, en kuvvetli, en yakışıklısı ve akıllısı olan Umare b. Velid'i verelim; kendine evlat edin. Aklından, yardımından istifade edersin. Buna karşılık sen de bize kaddeşinin oğlunu teslim et, öldürelim! İşte sana adam karşılığında adam! Daha ne istersin?"
Ebu Talib bu mantıksız teklife, "Önce siz bana kendi oğullarınızı verirsiniz, onları ben öldürürüm; ancak sonra onu size verebilirim!" diye cevap verdi.
Bu tekilfi müşrikler tepkiyle karşıladılar. "Bizim çocuklarımız" dediler. "Onun yaptıklarını yapmıyorlar ki!"
Ebu Talib, bu sözlerini de cevapsız bırakmadı ve sert bir dille, "Vallahi, o, sizin çocuklarınızdan çok çok daha hayırlıdır! Siz bana çok çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz. Nasıl olur? Siz oğlunuzu bana yetiştirmek üzere vereceksiniz, benimkini ise öldürmek için alacaksınız! Buna asla müsaade edemem!"267 diye konuştu.
Müşriklerin kin ve nefretleri artık son haddine varmıştı. Bu nefret ve kinleri bundan böyle sadece Resulullah ve Müslümanlara değil, Ebu Talib'e de yönelmiş oluyordu.
Kaderin garip tecellisine bakınız ki, müşriklerin Ebu Talib'e karşı menfi tavır takınmaları, Haşimoğulları'nın Resul-i Ekrem'i himayelerine almalarına vesile oldu. Himayeden sadece biri kaçındı. Ebu Leheb...
Bu arada, Ebu Talib Haşimoğulları'nı topladı ve Resul-i Ekrem'in korunması hususunda dikkatli olmalarını tembihledi.
Ebu Talib'in bu tarz vaziyet alışı, Kureyş müşriklerini şu kesin karara sevk etti:
Allah Resulü'nün hayatına son vermek!
Bu menhus arzularını gerçekleştirmek için Mescid-i Haram'a toplandılar. Bunu duyan Ebu Talib, Haşimoğulları gençlerini bir araya topladı ve derhâl onlarla Kâbe'ye giderek müşrik topluluğuna gözdağı verdi. "Vallahi" dedi. "Yeğenim Muhammed'i öldürecek olursanız biliniz ki, sizden hiç kimse sağ kalmaz! Biz de, siz de bu yolda helak oluncaya kadar peşinizi bırakmayız!"
Ebu Talib'in bu tehdidi karşısında müşrikler tek kelime konuşamadan dağıldılar.
Ebu Talib konuşmasının sonunda Kâinatın Efendisi hakkında şöyle diyordu:
"Mübarek yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur niyaz edilen böyle bir zat hiç bırakılır mı? O öyle bir kerem sahibidir ki, yetimler onun eline bakar, dullar ve yoksullar ona güvenir. Haşimoğulları ailesinin yoksulları ona sığınırlar. Haşimoğulları onun sayesinde nimetlere erişmişlerdir.
"Ey Kureyş topluluğu! Beytullah'a yemin ederim ki, siz onu yalanlamakla aldanıyor ve boş hayallere kapılıyorsunuz. Muhammed hakkındaki suikastiniz ise biz onun çevresinde pervaneler gibi dönüp uğrunda çarpışmadıkça gerçekleşir mi sanıyorsunuz? Hepimiz onun çevresinde serilip yok olmadıkça, çoluk çocuklarımızı bize unutturacak fedakârlıklarla onu müdafaa etmedikçe size bırakmayız!"268
Müşriklerin Yeni Tertipleri
Bütün bu olup bitenlerden sonra, Kureyş müşrikleri Peygamber Efendimiz'in baskılarla, zulüm ve tahakkümlerle, eziyet ve işkencelerle kendilerine boyun eğmeyeceğini anlamışlardı.
Bu sebeple yeni yeni planlar tertiplemeyi, yeni yeni isnat ve iftiralar uydurmayı tasarladılar. Hedef, Resul-i Ekrem Efendimiz'in yüce şahsiyetini (hâşâ) nazarlarda küçültmek, ulvi maksat ve gayesinin insanlarca duyulmasına engel olmaktı.
Bu maksatla, hürmet ettikleri büyüklerinden biri olan Velid b. Muğire etrafında toplandılar. Günden güne gelişen, gönüllere saadet bahşeden iman, İslam davası ve onun temsilcisi olan Resul-i Kibriya Efendimiz hakkında konuşmaya başladılar.
Fikir babalarından bıri olan Velid b. Muğire, etrafında toplanmış, yüzlerine şirkin çirkinliği aksetmiş bulunan arkadaşlarına, "Ey Kureyşliler!" dedi. "İşte hacc mevsimi de gelip çattı. Arap kabileleri yurdumuza akın edeceklerdir. Muhakkak onlar, şu adamımız Muhammed'in meselesini de duymuşlardır. Size birtakım sorular soracaklardır. Bu sebeple onun hakkında bir fikir etrafında birleşmemiz gereklidir; ta ki aramızda ihtilafa düşmeyelim."
Bu, kurnazca bir teklifti: Ayrı ayrı fikir beyan etmeleri, elbette onları inanılmaz ve sözlerine güvenilmez bir duruma sokacaktı, dolayısıyla gelen halk üzerinde de pek tesirli olamayacaklardı.
Kureyşliler bu kurnaz teklifin sahibini tedbir hususunda da dinlemek istediler. "Sen" dediler. "Bize bu husustaki görüşünü, kanaatini ve tedbirini de söyle; biz de aynısını söyleyelim ve aynı şekilde hareket edelim."
Fakat Velid, önce onların kanaat ve görüşlerini öğrenmek istiyordu.
Kureyş müşikleri fikirlerini beyan ettiler: "Kâhindir, deriz."
Velid bu fikirlerine katılmadı. "Hayır." dedi. "Vallahi, o bir kâhin değildir. Biz kâhinleri görmüşüzdür. Onun okuduğu şeyler, öyle kâhin mırıldanışları ve düzmeleri cinsinden değildir. Kâhin doğru da söyler, yalan da. Amma biz Muhammed'in hiçbir yalanını görmedik ki!"
Müşrikler, "O hâlde 'Mecnun [deli].' diyelim!" dediler.
Velid bu görüşe de itiraz etti. "Hayır." dedi. "O mecnun da değildir. Delileri görmüşüz. Deliliğin ne olduğunu biliriz. Onun hâli bir delininkirıe asla benzemiyor!"
Topluluktan üçüncü teklif geldi: "Öyle ise 'Şairdir.' deriz!"
Velid bu görüşü de doğru bulmadı. "Hayır. O şair de değildir. Biz şiirin her çeşidini biliriz. Onun okuduğu, bunların hiçbirine benzemez!"
"O hâlde 'Sihirbaz [büyücü].' deriz!"
Bu fikir de Velid tarafından makbul sayılmadı. "Hayır, hayır! O sihirbaz da değildir. Biz hem sihirbazları hem de yaptıkları sihirlerini görmüşüzdür. Onun okudukları, ne sihirbazların okuyup üfledikleridir ne de düğümleyip bağladıkları..." diye konuştu.
Bütün tekliflerinin reddedildiğini gören müşrikler işi Velid'e havale ettiler. "O hâlde ey Abduşşems'in babası, ne diyeceğimizi sen söyle!" dediler.
Velid'in konuşması şaşırtıcı oldu. "Vallahi" dedi. "Onun sözlerinde apayrı, bambaşka bir tatlılık vardır. Onun okuduğu sözden tatlı söz olamaz. O bir nurdur. Onun öyle bir tatlılığı vardır ki, sanki kökü çok verimli toprakta, suyu bol bahçelerde yükselen, dalları ise etrafa uzanan gür meyveli bir hurma ağacıdır o!"
Müşrikler bu ifadelerden telaşa kapıldılar. Yoksa akıl danıştıkları ve fikir babalarından biri saydıkları Velid de mi Müslüman olmuştu? Hele kendilerini terk edip evine dönmesi, telaş ve endişelerini bütün bütün artırdı. Öyle ki, "Velid dininden döndü." diye söylenmeye bile başladılar.
Ancak Velid'in dininden döndüğü filan yoktu. Hangi itham ve iftiranın daha uygun olacağını düşünmek için evine çekilmişti. Kararını verdikten sonra geri dönüp Kureyşlilere şöyle dedi:
"Sizin, asılsız ve yalan olduğu kısa zamanda anlaşılacak olan bu dedikleriniz içinde yine akla en yakın olanı ona 'sihirbaz' demenizdir; çünkü o öyle büyüleyici bir sözle gelmiştir ki, o söz evlatla babanın, kardeşle kardeşin, karı ile kocanın, kavim ve kabilesiyle şahsın arasını açıyor."269
Bu görüş etrafında birleştiler. Artık Peygamber Efendimiz'e (hâşâ) "sihirbaz" diyecekler, bu itham ve iftira ile halkı kendisinden uzak tutmaya çalışacaklardı.
Cenab-ı Hak indirdiği ayeti kerimelerde, Velid b. Muğire'nin bu kurnazca tedbir ve planından, "Kahrolası, ne biçim (söz) uydurdu!" buyurarak bahsediyor ve akıbetini de şöyle ilan ediyordu:
"Ben de muhakkak onu [Velid b. Muğire'yi] cehenneme sokacağım!"270
Kâinatın Efendisi müşriklerin iddia ettiği gibi, bir kâhin değildi; çünkü kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir. Hâlbuki onun söyledikleri hak ve hakikat idi, her selim aklın tasdik ettiği gerçeklerdi. Karışıklıktan, tahminden uzak, kesinlik ifade eden sözlerdi.
O, iddia edildiği gibi, bir mecnun da değildi; çünkü yalnız dostları değil, en azılı düşmanları bile yeri geldikçe, aklının mükemmelliyetine şehadet ediyorlardı.
Server-i Kâinat, iddia ettikleri gibi, bir şair de değildi; çünkü onun bahsettiği parlak, nurlu hakikatler, şiirin hayallerinden berî ve süslemelerine muhtaç olmaktan uzak idi.
Cenab-ı Hak, müşriklerin bütün bu iftira, isnat ve tertiplerinden sonra indirdiği vahiyle Resulü'ne şöyle hitap etti:
"O hâlde ey Resul'üm! Sen öğüt ve nasihate devam et! Çünkü sen, Rabb'inin (nübüvvet ve İslam) nimeti sayesinde ne kâhinsin ne de mecnun..."271
Müşriklerin Yeni Teklifleri
Hidayet dairesi gittikçe genişliyor, iman ve Kur'an nuru bütün haşmet ve parlaklığı ile ruhları aydınlatmaya devam ediyordu.
Kureyş müşriklerinin telaş ve endişeleri ise hat safhadaydı. Hele parmakla gösterilen kahramanlarından biri olan Hz. Hamza'nın inananlar tarafında beklenmedik bir zamanda yer alması, kendilerini bütün bütün şaşırttı. Şirk kalesinde gün geçtikçe yeni ve daha büyük gediklerin açılması, onları değişik planlar kurmaya ve yeni yeni tertiplere girmeye sevk etti.
Bir gün Kureyş kabilesi ileri gelenlerinden Utbe b. Rebia bir grup müşrike, "Ey Kureyşliler! Muhammed'in yanına gidip konuşsam ve kendisine bazı tekliflerde bulunsam nasıl olur? Umulur ki, o bu tekliflerden bazılarını kabul eder, biz de arzusunu yerine getiririz; böylece kendisi de bize karşı yaptıklarından belki vazgeçer." diye teklif etti.
Topluluk tarafından teklif kabul edildi.
Bunun üzerine Utbe, o sırada yalnız başına Mescid-i Haram'da bulunan Nebiyy-i Zişan Efendimiz'in yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:
"Ey kardeşimin oğlu! Biliyorsun ki, sen aramızda şeref ve soy sop üstünlüğü bakımından bizden daha hayırlısın ve ilerisin. Ancak sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Bu işle onların birliğini dağıttın, akılsız olduklarını söyledin, tanrılarını ve dinlerini kötüledin, onların gelmiş geçmiş baba ve atalarını kâfir saydın. Şayet beni dinleyecek olursan sana bazı tekliflerim olacak. Bunlar üzerinde düşünüp taşınmanı istiyorum. Belki bazılarını kabul edersin!"
Resul-i Ekrem Efendimiz, "Söyle, ey Velid'in babası seni dinliyorum!" deyince, Utbe tekliflerini sıralamaya başladı: "Sen ortaya attığın bu meseleyle şayet mal ve servet elde etmek gayesinde isen mallarımızdan sana hisse ayıralım, hepimizin en zengini olasın. Eğer bir şeref peşinde isen seni kendimize reis yapalım. Yok, eğer bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya kuvvetin yetmeyen bir evham, cinlerden perilerden gelme bir hastalık ve sihir ise doktor getirtelim, seni tedavi ettirelim. Seni kurtarıncaya kadar mal ve servetimizi harcamaktan geri durmayalım."
Utbe tekliflerini yapmış ve susmuş idi. Konuşma sırası Resul-i Ekrem Efendimiz'e gelmişti. Utbe'ye, "Ey Velid'in babası! Söyleyeceklerin bitti mi?" diye sordu.
Utbe'den, "Evet." cevabı gelince, Resul-i Ekrem, "O hâlde şimdi sen beni dinle!" dedi ve besmele çekerek Fussilet suresinin 1-36 arasındaki ayetleri kemal-i vakar ve heybet içinde okumaya başladı: "Ha Mim. Bu Kur'an; Rahman, Rahim (olan Allah) tarafından indirilmedir. Bir kitaptır ki, ayetleri Arapça bir Kur'an olmak üzere anlayacak olan bir kavme açıklanmıştır; hem cenneti müjdeleyici hem (ateşten) korkutucu olarak... Fakat onların (Mekke kâfirlerinin) çoğu (Kur'an'dan) yüz çevirdiler. Artık onlar dinleyip Hakk'ı kabul etmezler."
Sureyi secde ayetine kadar okuyup secde eden Peygamber Efendimiz Utbe'ye döndü ve "Ey Velid'in babası! Okuduklarımı dinledin! Artık gerisini sen düşün!" dedi.
Kur'an'ın nazmındaki icaz, manasındaki tatlılık Utbe'nin çehresini birden değiştirmişti. Öyle ki, bunu Kureyşliler fark ettiler. Birbirlerine söylendiler: "Vallahi, Ebu'lVelid çehresi değişmiş olarak dönüyor!"
Yanlarına gelince, "Ne getirdin? Anlat bakalım!" dediler.
Utbe, "Vallahi, ben ömrümde benzerini hiç işitmediğim bir kelam işittim! Yemin ederim ki, o ne şiirdir, ne sihirdir, ne de kehanettir!" dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:
"Ey Kureyş topluluğu! Beni dinleyin de hatırım için bu işin peşini bırakın, bu adamdan vazgeçin! Ondan uzak durun, ona dokunmayın! Yemin ederim ki, benim ondan dinlediğim söz büyük bir haberdir. Siz onu, sizin dışınızda kalan Arap taifelerine bırakırsanız daha iyi etmiş olursunuz. Onlar, ona engel olurlar. Eğer o, Araplara üstün gelirse, onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir. Onun sayesinde insanların en mesut ve bahtiyarı olursunuz."
Utbe'nin konuşması Kureyşlilerin hiç de hoşuna gitmedi. Tepki göstererek, "Ey Velid'in babası! Gene o seni diliyle büyülemiş." dediler.
Sözlerinin dinlenmediğini gören Utbe ise "O hâlde istediğinizi yapın!" diyerek yanlarından uzaklaştı.276
Böylece müşrikler, Server-i Kâinat Efendimiz karşısında mağlûbiyet üzerine mağlûbiyete uğruyorlardı. İslam davasına karşı tedbir ve çareleri bir bir tükeniyordu. Başvurdukları her tedbir ve plan geri tepiyor, hatta aleyhlerine tecelli ediyordu.
Çünkü Cenab-ı Hakk'ın, "Ben nurumu tamamlayacağım; kâfirler, müşrikler istemeseler bile..." diye vaadi vardı. Resulü'ne emri şuydu: "Sana vahyettiklerimi halka bildir; korkma, çekinme! Çünkü ben seni insanlardan, onların şer ve belalarından koruyacağım."277
Bunun için de Allah Resulü (s.a.v.), iman ve İslamiyet'e davet vazifesine bıkmadan usanmadan, korkmadan çekinmeden devam ediyor, bütün gayretiyle gönüller üzerinde tevhid bayrağını dalgalandırmaya çalışıyordu. Bunun neticesi olarak da inananların safı gittikçe hem daha sıklaşıyor hem de güçlenip kuvvetleniyordu.
Müşriklerin, Safa Tepesi'nin "Altın"a Çevrilmesini İstemeleri
Mekkeli müşrikler ne eziyet ve işkencelerin ne de mevki makam, mal mülk tekliflerinin, Peygamber Efendimiz'i bir an bile davasında tereddüde düşürmediğini artık kesinlikle anlamışlardı. Bu sebeple karşısına değişik tekliflerle çıkmaya başlıyorlardı.
Bir gün Resul-i Kibriya Efendimiz'e, "Rabbine dua et! Eğer Safa Tepesi'ni bizim için altına çevirirse, biz o zaman seni tasdik eder, sana iman ederiz." dediler.
Böyle bir isteği yerine getirmek elbette insan güç ve kuvvetinin üstünde bir işti, ama Allah'ın kuvvet ve kudreti yanında basit bir hadiseydi.
Müşrikler böylesine, herhangi bir insanın yapamayacağı şeyleri Peygamber Efendimiz'e teklif etmekle âdeta kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı: "Bakın, işte bu isteğimizi yerine getirmedi. Öyleyse neden iman edelim?" demek istiyorlardı.
Diğer istek ve tekliflerinde, Resul-i Ekrem Efendimiz hep, bunları yapmanın kendi vazifesi olmadığını, onların ancak Allah'ın isteğiyle, kuvvet ve kudretiyle meydana gelebileceğini ifade etmesine karşılık, bu tekliflerine aynı cevapla karşılık vermeden, "Teklifiniz yerine gelirse, bu dediğinizi gerçekten yapar mısınız?" diye sordu.
Hep birden "Evet, yaparız." dediler.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz ellerini açarak kudreti sonsuz Rabb-i Rahim'ine yalvarmaya başladı.
Elbette Sultan-ı Levlak'ın niyazı cevapsız kalamazdı. Anında Cebrail (a.s.) gelerek, "Allah Teâlâ, seni selamlıyor ve 'İstersen onlara Safa Tepesi'ni altın yapayım. Ancak bundan sonra da onlardan kim inkâra kalkışırsa, varlıklarımdan hiçbirine yapmadığım bir azapla onları azaplandırırım! Yok, istersen onlara tevbe ve rahmet kapılarımı açık bırakayım.' diyor." dedi.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz iki teklif arasında serbest bırakılmıştı. Cenab-ı Hak istediğini yapacaktı. Buna rağmen o, kendisini böylesine rahatsız edip sıkıntıya sokan kavmine acıdı ve Rabb'inden dileği şu oldu:
"Hayır Allah'ım! Onların isteklerini yerine getirme! Kendilerine rahmet ve tevbe kapılarını açık bırak!"278
Evet, Peygamber Efendimiz "âlemlere rahmet" olarak gönderilmişti. Kalp ve vicdanı, merhamet ve şefkatin menbaı idi. Kendisine zulmedenlere, kendisine eziyet ve hakarette bulunanlara bile yeri geldikçe acıyor, onları affediyordu. Hiçbir zaman şahsı için intikam olma yoluna gitmiyordu. Kendisine zulmedenlere dahi iman saadeti ve İslam hidayeti diliyordu.
O, bu engin şefkat ve merhamet, bu derin af ve müsamaha ile gönülleri fethetmiş, kalp ve ruhları nuru etrafında pervane gibi döndürmüştür.
Müşriklerin Değişik Bir Teklifleri
Yapılan her teklif Resul-i Ekrem Efendimiz tarafından reddedilmesine rağmen müşrikler yeni yeni teklifler bulup ileri sürüyorlardı.
İleri gelenleri, bir gün Resul-i Ekrem'e, "Sana, içimizde en zengin adam olacak şekilde mal verelim, istediğin kadınla evlendirelim. Yeter ki sen, ilahlarımızı kötülemekten vazgeç!" dediler. Sonra da şöyle konuştular:
"Eğer bu dediğimizi kabul etmez ve yapmazsan sana yeni bir teklifimiz var. Hem senin için hem bizim için hayırlı olan bir teklif."
Resul-i Ekrem, "Nedir, o hayırlı teklif?" diye sordu.
Kureyş ileri gelenleri, "Sen bizim tanrılarımız olan Lat ve Uzza'ya bir yıl tap, biz de senin ilahına bir yıl tapalım."279 dediler.
Bu, Kureyş müşriklerinin bir oyunu, bir tuzağı idi. Akıllarınca Resul-i Ekrem'i böyle bir teklifle kandırmayı düşünüyorlardı. Fakat hayatının gayesi şirk ve küfürle mücadele olan Kâinatın Efendisi elbette bu tuzağa düşmeyecekti. Nitekim Cenab-ı Hak bu hadisenin hemen sonrasında Kâfirun suresini indirdi:
"(Ey Resul'üm!) De ki:'Ey Kâfirler! Ben sizin ibadet etmekte olduklarınıza (putlarınıza) tapmam; siz de benim ibadet etmekte olduğuma ibadet ediciler değilsiniz. Zaten ben hiçbir vakit sizin tapmış olduklarınıza tapıcı olmadım; siz de (hiçbir zaman) benim ibadet etmekte olduğum (Allah'a) ibadet edicilerden değilsiniz. Sizin dininiz (batıl itikadınız) size, benim dinim de bana!'"
Peygamber Efendimiz inen bu sureyi kendilerine okuyunca, müşrikler bu tekliflerinin de neticesiz kaldığını anladılar ve bu yoldaki ümitlerini de yitirdiler.
Müşriklerin Üç Sorusu
Hz. Resulullah'ın davası karşısında çaresizlikler içinde kıvranan Mekke müşriklerinin aklına yeni bir fikir geldi. Yahudi âlimlerinden Peygamberimiz hakkında bir şeyler öğrenmek...
Bu maksatla Medine'ye giden temsilciler, Yahudi âlimleriyle görüşerek Resul-i Ekrem Efendimiz'in söylediklerinden, yaptıklarından bahsettiler; sonra da "Siz elinde Tevrat bulunan bir milletsiniz. Bu adam hakkında bize bilgi veresiniz diye size başvurduk." dediler.
Yahudi âlimlerinin, bu isteklerine cevapları şu oldu:
"O kimseye, 'Geçmişteki o genç delikanlıların hayret edilecek maceraları ne idi? Yeryüzünün doğusuna batısına kadar ulaşan, dönüp dolaşan zatın kıssası ne idi? Ruhun mahiyeti nedir?' sorularını sorun. Eğer bu sualleri cevaplandırırsa bilin ki o, Allah'ın peygamberidir; siz de ona tabi olun. Yok, eğer cevaplandıramazsa o adam yalancı bir kimsedir; kendisine istediğinizi yapabilirsiniz."280
Temsilciler Mekke'ye dönerek durumu müşriklere anlattılar.
Müşrikler ümit ve sevinç içinde Peygamber Efendimiz'e koşarak bu soruları sordular.
Kâinatın Efendisi, sorularını cevaplandırmak için mühlet istedi. "Size yarın bildireyim." dedi.
Bunu derken, o sırada "İnşallah [Allah dilerse]" demeyi unutmuştu. Bu sebeple bir görüşe göre üç, diğer bir rivayete göre ise on beş gün bu konuda hiçbir vahiy gelmedi. Resul-i Ekrem Efendimiz sıkıntıdan duramaz hâle gelmişti. Hele müşriklerin, "Muhammed bizden bir gün mühlet istedi; bunca zaman geçti, bize hâlâ bir şey bildirmiş değil." diyerek dedikodulara başlamaları, bu sıkıntılarını daha da artırdı. Öyle ki, kimseyle konuşamaz hâle gelmişti.
Nebiyy-i Ekrem'in bu sıkıntıları fazla sürmedi, sonunda vahiy indi. Müşriklerin sorularına şöyle cevap verildi:
"Yoksa (Ey Resul'üm!) uzun zaman mağarada uykuda kalan Kehf ve Rakim ashabı, bizim mucizelerimizden şaşılacak bir şey oldular mı sandın? Hatırla ki, o vakit o genç yiğitler mağaraya sığındılar da şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet ihsan buyur ve işimizde bize bir muvaffakiyet hazırla!"281
Bu ayet-i kerimelerde müşriklerin birinci soruları cevaplandırılıyordu ve adı geçen gençlerin ashab-ı kehf olduğu bildiriliyordu. Sonraki ayetlerde ise ashab-ı kehfin maceraları anlatılıyordu.282
Müşriklerin ikinci sorularına ise şu ayetler cevap veriyordu:
"Ey Resul'üm! (Müşrikler seni imtihan etmek için) bir de Zülkarneyn'den (haber) soruyorlar. Sen de ki: 'Size onlardan bir haber anlatacağım.'"283
Surenin devam eden ayetlerinde ise Cenab-ı Hakk'ın Zülkarneyn'i iktidar sahibi yaptığı, ona vasıta ihsan ettiği ve bununla batıya doğru yol aldığı, yolculuğu esnasında bir kavimle karşılaştığı ve onları iyi işleri yapmaya davet ettiği belirtiliyor; sonradan doğuya doğru yol tuttuğu, burada da bir kavimle karşılaştığı ve onları da hayırlı işlerde bulunmaya çağırdığı beyan ediliyordu.284
Müşriklerin üçüncü suallerine ise şu ayet-i kerimeyle cevap veriliyordu:
"(Ey Resul'üm!) Bir de sana ruhtan (ruhun hakikatinden) soruyorlar. De ki: 'Ruh, Rabb'imin bildiği bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.'"285
Müşrikler sordukları sorularına mükemmel cevap almışlardı.
Buna rağmen Peygamber Efendimiz'in davasını doğrulayıp ona uymaktan uzak durdular; şirkin inadı içinde hayatlarına devam ettiler.
Ancak onların bu hak ve hakikatten yüz çevirmeleri, kendilerini felakete sürüklemekten başka bir şeye yaramıyordu. Onlar direndikçe, iman ve Kur'an davası daha bir haşmet ve azametle gönüller üzerinde dalgalanmaya devam ediyordu.
Cenab-ı Hak, ayrıca Peygamber Efendimiz'i de aynı surede şöyle ikaz ediyordu:
"Hiçbir şey hakkında 'inşallah' demeden 'Ben bunu herhâlde yarın yaparım.' deme! Unuttuğun zaman Rabb'ini an, 'inşallah' de! 'Umulur ki, Rabb'im beni daha yakın bir hayra ve muvaffakiyete erdirir.' de!"286
Peygamber Efendimiz bu ikazdan sonra, yapacağı bir şey hakkında "inşallah" demeyi her zaman hayatında bir prensip edindi.
--------------------------------------------------------------------------------
261
İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 283284; ibni Kesir, Sîre, c. 1, s. 473.
262 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 284; Taberî, Tarih, c. 2, s. 218; ibni
Kesir,A.g.e., c. 1, s. 473.
263 Ibni Hişam, A.g.e., c. 1, 284; Taberî, Tarih, c. 2, s. 218; İbni Kesir,
A.g.e.,c. 1, s. 474.
264 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, 284; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 220.
265 İbni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 285; Taberî, A.g.e., c. 2, s. 220; İbni
Kesir,A.g.e., c. 1, s. 474.
266 ibni Hişam, Sîre, c. 1, s. 285; Taberî, Tarih, c. 2, s. 220; İbni Kesir,
Sîre, c. 2, s. 475.
267 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 285; Ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 202; Taberî,
A.g.e., c. 2, s. 220; ibni Kesir, A.g.e., c. 1, s. 475.
268 ibni Hişam, A.g.e., c. 1, s. 295.
269 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 288289; Kaadı Iyaz, Şifa, c. 1, s. 512513.
270 Müddessir, 1926.
271 Tur, 29.
276 Ibn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 313-314; Taberî, Tarih, c. 2. s. 225.
277 Mâide, 67.
278 ibn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 35-36.
279 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 1, s. 368; Taberî, Tarih, c. 2, s. 225-226.
280 ibn-i Hişam, Sîre, c. 1, s. 321-322.
281 Kehf, 9-10.
282 Kehf, 9-26.
283 Kehf, 83.
284 Kehf, 84-98.
285 Isrâ, 85.
286 Kehf, 23-24
