A A A

Efendimiz'in dünyaya teşrifleri

      Yeryüzünü manevi bir karanlık kaplamıştı.

     Mevcudat, beşerin zulüm ve vahşetinden âdeta mateme bürünmüştü. Gözyaşı döken gözler değil, ruh ve kalpler idi. Kalp ve ruhların keder, elem ve gözyaşına âlem de iştirak etmiş, sanki umumi yas ilan edilmişti.

     Yeryüzü saadetin, sevincin ve huzurun kaynağı olan "tevhid" inancından mahrumdu. Küfür ve şirk fırtınası, ruhları ve kalpleri kasıp kavurmuştu. Gönüllerde tek mabut yerine, birçok batıl ilah yer almıştı. Hakiki sahibini arayan ruhların feryadı ortalığı çınlatıyordu.

     İnsanlar, birbirini yiyen canavarlar misali vahşileşmiş, küfür, şirk, cehalet ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı. Zalimin zulüm kamçısı altında mazlum inim inim inler hâle gelmişti.

     Âlem mahzun, varlıklar mahzun, gönüller mahzun ve simalar mahzundu.

     Akıl, ruh ve kalpleri manevi kıskacı altına alıp olanca kuvvetiyle sıkan bu küfür ve şirke, bu dalâlet ve cehalete, bu hüzün ve sıkıntıya beşerin daha fazla katlanmasına Allah'ın sonsuz merhameti elbette müsaade edemezdi! Bütün bunlara son verecek bir zatı, şefkat ve merhametinin bir eseri olarak elbette gönderecekti!

     İşte, o zat geliyordu!

     Dünyanın manevi şeklini, beraberinde getirdiği nurla değiştirecek eşsiz insan, Allah'ın son peygamberi geliyordu!

     Cin ve inse ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz. Muhammed (s.a.v.) geliyordu!

     O an...

     Kâinat, hürmet ve haşyet içinde efendisini beklemekte idi.

     Her varlık kendisine mahsus diliyle, hâl ve hareketiyle bu emsalsiz insana "hoşâmedî"de bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.

     Tarih: Miladi 571, Nisan ayının 20'si. Fil vakasından 50 veya 55 gece sonra. Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının 12. gecesi.

     Mekke'de mütevazi bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti...

     Bu mütevazi evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.) dünyaya gözlerini açtı!

     Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve matemini unutarak sürura gark oldu. Karanlıklar, anında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan içinde âdeta, "Doğdu ol saatte Sultanı Din/ Nura gark oldu semavatü zemin." diye haykırdı.

     Annesinin Dilinden...

     Yeryüzünde hiçbir anneye nasip olmayan eşsiz şerefe mazhar kılınan aziz anne Hz. Âmine, o mesut anı şöyle anlatır:

     "Hamileliğimin altıncı ayında bir gece rüyada karşıma bir zat çıkıp dedi ki:

     ‘Ya Âmine! Bil ki, sen âlemlerin hayrına hamilesin. Doğurunca ismini Muhammed koy ve hâlini hiç kimseye açma!’

     Derken, doğum zamanı gelmişti. Kayınbabam Abdulmuttalib Kâbe'yi tavafa gitmişti. Evdeydim. Birden kulağıma müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldum. Bir de ne göreyim. Bir beyaz kuş peydahlanıp yanıma geldi ve kanadıyla arkamı sıvadı. O andan itibaren bende korku, kaygı adına hiçbir şey kalmadı. Yanıma bir göz attım. Bana bir ak kâse içinde şerbet sunuyorlar. Kâseyi dikip içer içmez beni bir nur (denizi) sardı. Ve Muhammed dünyaya geldi."41

     Aziz anne doğum sonrasını ise şöyle anlatır:

     "Gördüm ki, doğuda bir bayrak, batıda bir bayrak ve Kâbe'nin üstünde bir bayrak. Doğum tamamlanmıştı. Yavruya baktım. Secdede. Parmağını da göğe kaldırmış. Hemen bir ak bulut inip yavruyu kundakladı ve kapladı. Bir ses işittim: 'Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin; ta ki mahluklar Muhammed'i ismiyle, sıfatıyla, suretiyle tanısınlar!' Biraz sonra bulut gözden kaybolup gitti."42

     Aynı gece Hz. Âmine, bir nur görmüş ve bu nurun aydınlığında Şam'ın saray ve köşklerini seyretmiştir.43

     Şifa ve Fatima Hatun'un Müşahedeleri

     Kâinatın Efendisi dünyaya teşrif buyurdukları sırada, aziz annesinin yanında Abdurrahman b. Avf in annesi Şifa Hatun ile Osman b. Ebu'l As'ın annesi Fatıma Hatun da vardı.

     Ebelik vazifesinde bulunan Şifa Hatun, o andaki müşahedesini şöyle anlatır:

     "Allah'ın Resulü doğdukları zaman ben oradaydım. Hemen yetiştim. Kulağıma bir ses geldi: 'Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun.' Maşrık ile mağrib arası nurla doldu. Hatta Rum diyarının bazı saraylarını gördüm. Sonra, Allah Resulü’nü kucağıma alıp emzirmeye başladım. Üzerime öyle bir hâl geldi ki, vücudum titremeye başladı ve gözlerim karardı. Yavrucağı gözden kaybettim. Bir ses, 'Nereye gitti?' diye sordu. 'Doğuya götürdüler.' diye cevap verildi.

     "Bu sözler hiç zihnimden çıkmadı. O zamana kadar ki, Allah Resulü peygamberliğini ilan eder etmez, hemen koştum ve ilk Müslümanlarla beraber iman dairesine girdim."44

     Fatıma Hatun ise hatırasında, o mesut gecede doğuma sahne olan evin nurla dolduğunu ve gökteki yıldızların âdeta üzerlerine salkım salkım dökülecekmiş gibi sarktıklarını anlatmıştır.45

     Peygamber Efendimiz’in bir başka hususiyeti, sünnetli ve dünyaya göbeği kesilmiş olarak gelmiş olmasaydı. Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin hizasında nebilik mührü "Hatemi Nübüvvet" bulunuyordu. Üzerleri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerin bir araya gelmesinden meydana gelmiş ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Bu mühür, Resul-i Ekrem Efendimiz’in beklenen son peygamber olduğunun bir alameti idi.

     Ashabtan Sâib b. Yezid, Resul-i Ekrem Efendimiz’in "Nübüvvet Mührü"yle ilgili olarak şöyle der:

     "Çocukluğumda, teyzem beni Nebiyyi Ekrem (s.a.v.)’in yanına götürüp 'Ya Resulallah! Şu yeğenimin ayağında ızdırabı var.' dedi. Resulullah, eliyle başımı sığayıp bana bereket dua etti. Sonra abdest aldı. Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında durdum ve iki omuzu arasında, gerdek çadırının koca düğmeleri (yahut keklik yumurtası) gibi olan Hatemi Nübüvvet’i gördüm."46

     Rivayet edildiğine göre, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) de sünnetli olarak dünyaya gelmişti. Yine kaynaklar, peygamberlerden Şit, İdris, Nuh, Musa, Yusuf, Süleyman, Şuayb, Yahya ve Hud (aleyhimüsselam) Hazerat’ının da dünyaya sünnetli olarak geldiklerini kaydederler.

     Hz. Ali (r.a.) de Resul-i Ekrem'i tarif ve tavsif ederken, "İki küreği arası enli, kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğu, kürekleri arasındaki peygamberlik hateminden belliydi." der.

     Abdulmuttalib'e Verilen Müjde...

     Kâinatın Efendisi Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada, dedesi Abdulmuttalib Kâbe civarında Kureyş'in ileri gelenlerinden birkaçıyla oturmuş sohbet ediyordu.

     Kendisine haber verildi. Son derece sevinen Abdulmuttalib, bir anda kendisini nur topu torununun yanında buldu. Kucakladı, öptü, kokladı. Sonra da oğlu Ebu Talib'e teslim ederek, "Bu çocuk sana emanettir. Bu oğlumun sanı, şerefi yüce olacaktır." diye konuştu.

     Abdulmuttalib, bu mesut hadisenin hatırı için Kâinatın Efendisi’nin doğumunun yedinci günü develer, davarlar kestirerek Mekke halkına üç öğün ziyafet çekti; ayrıca şehrin her mahallesinde develer kurban ederek insan ve hayvanların istifadesine bıraktı.

     Nur Çocuğa İsim Verildi: Muhammed (s.a.v.)

     Umumi ziyafetten sonra nur topu Efendimiz’e ne ad koyduğunu dedesinden sordular. Şu cevabı verdi:

     "Muhammed."

     "Neden atalarından birinin ismini takmadın da bu ismi verdin?" dediler.

     Cevabı şu oldu:

     "Allah'ın ve insanların onu övmelerini istediğim için!"

Gerçekten, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Allah'ın, insanların ve meleklerin senasına eşsiz bir surette mazhar olmuş, dünya üzerinde tek şahsiyettir. Çünkü o, bu övgüye, bu alaka ve sevgiye ve bu hürmete layıktı. Bu medhi, bu muhabbeti; eşsiz imanı, irfanı, ibadeti, sadakati, takvası, emaneti, ceht ve gayreti, ihlas ve samimiyeti ve en güzel, en üstün ahlakıyla hak etmişti. Bunun içindir ki, onun medih makamına erişecek hiçbir fâni olmamış ve olamaz.

--------------------------------------------------------------------------------

41 Kastalânî, elMevahibû'lLedünniyye, c. 1, s. 21.

42 Kastalânî, A.g.e., c. 1, s. 21.

43 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 166; İbni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 102; Taberî,Tarih, c. 2, s. 125.

44 Kastalânî, A.g.e., c. 1, s. 22.

45 Kaadı Iyaz, Şifa, c. 1, s. 267.

46 Buharı, Sahih, c. 1, s. 48; Müslim, Sahih. c. 7, s. 86.

 

çalışıyor..