A A A

Hz. Muhammed (s.a.v.)'in dünyaya teşrifleri sırasında meydana gelen hadiseler

     Kâinatta en büyük hadise hiç şüphe yok ki, Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dünyaya teşrifleri hadisesidir.

     Çünkü hilkat ağacının çekirdeği odur. Kadir-i Zülcelal, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da insan da olmayacaktı; dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı. "Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği hem semeresi (meyvesi) olur. Eğer dünya, mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."47

     İşte, "Sen olmasaydın ey Habib’im, felekleri (kâinatı) yaratmazdım!" kutsi hadisi bu sırra işaret etmektedir.

     Ayrıca Efendimiz’in risaleti, diğer peygamberler gibi hususi değil, umumi ve cihanşümuldur. Buna binaen, elbette dünyaya teşrifleri esnasında birtakım harika hadiseler vücuda gelecekti ve bu hadiseler akıl ve basiret sahiplerini düşünceye sevk edecekti! Bediüzzaman Said Nursî, Mesneviî Nuriye, s. 106.

     Nebiyyi Ekrem Efendimiz’in dünyaya teşrifleri esnasında belli başlı şu harika hadiseler meydana geldi:

     Teşrif Ettikleri Gece Bir Yıldız Doğdu.

     Yahudiler arasında birçok âlim vardı. Bunlar, kitaplarında Allah Resulü’nün geleceğini görüp öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da usta sayılırlardı. Efendimiz’in doğumu gecesinde bir yıldız parlamış ve Yahudi âlimler bu yıldızdan ahir zaman peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini anlamışlardı.

     Resul-i Zişan'ın meşhur şairi Hassan b. Sabit (r.a.), bu hususu şöyle anlatmıştır:

     "Ben sekiz yaşlarında var, yoktum. Biliyorum. Bir sabah vakti, Yahudi’nin biri 'Hey Yahudiler!' diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler, 'Ne var, ne yırtınıyorsun?' diyerek adamın başına üşüştüler. Yahudi şöyle haykırıyordu:

     'Haberiniz olsun: Ahmed'in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi.'"48

     İbni Sa'd'ın naklettiği konuyla ilgili bir rivayette ise şöyle denilmektedir:

     "Mekke'de oturan bir Yahudi vardı. Allah Resulü’nün doğdukları gecenin sabahı Kureyşlilerin karşısına çıktı ve sordu: 'Bu gece kabilenizden bir oğlan çocuk doğdu mu?' Kureyşliler, 'Bilmiyoruz.' cevabını verince, adam sözlerine devam etti: 'Varın, gidin, soruşturun, arayın. Bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Sırtında alameti var.'

     Kureyşliler, varıp soruşturdular ve gelip Yahudi’ye haber verdiler: 'Bu gece Abdullah'ın bir oğlu dünyaya geldi; sırtında bir nişan var.'

     Yahudi gidip peygamberlik alametini gördü ve aklını kaybetmişçesine şöyle haykırdı:

     'Peygamberlik artık İsrailoğulları’ndan gitti! Kureyşlilere öyle bir devlet gelecek ki, haberi doğudan batıya kadar ulaşacaktır.'"49

     Demek, gök kubbe pırıl pırıl yıldız kandilleriyle Resul-i Kibriya Efendimiz’in gelişini alkışlıyordu.

     Medayin'deki Kisra Sarayından 14 Burç Çatırdayarak Yıkıldı.

     Kâinatın Efendisi’nin doğduğu geceydi. Saatler, doğum anlarını gösteriyordu.

     Derin uykuya dalan Medayin şehri, korkunç bir çatırtı ve gürültü sesiyle uyandı. Hükümdarla birlikte halk da heyecan içinde yataklarından fırladı. Manzara korkunçtu ve telaş verici idi. Hükümdar sarayının o sapasağlam burçlarından 14'ü çatırdayarak yıkılıvermişti!

     Geceyi korkular içinde geçiren Kisra, sabaha çıkar çıkmaz memleketinin dinî reislerini derhâl bir toplantıya çağırdı. Toplantıda, cereyan eden hadisenin neyin nesi olduğunu görüşeceklerdi.

     Kisra tacını giymiş, tahtına oturmuştu. Henüz müzakereye başlamamışlardı ki, doludizgin yaklaşan bir atlı, elinde bir mektup getirdi. Mektupta, İstahrabat'ta binlerce seneden beri ışıl ışıl yanan ateşlerinin söndüğü haber veriliyordu.

     Bu haber, Kisra’nın korku ve heyecanını daha da artırdı.

     Bu sırada toplantıda bulunan İran baş kadısı Mûbezan söz alarak, gördüğü bir rüyayı anlattı: "Gördüm ki, yüzlerce kükremiş deve, önlerinde şaha kalkmış Arap atları olduğu hâlde Dicle suyunu geçti ve İran topraklarına yayıldılar."

     Kisra; doğru sözlü, bilgili ve adaletli Mûbezan'ın bu rüyasını da manalı buldu. Sinirleri fazlasıyla gerilmişti. Bu muammayı çözmek istiyordu. Bilgisine ve irfanına güvendiği Mûbezan'a sordu: "Peki bu, neye işaret olabilir?"

     Baş kadının cevabı kısa ve öz oldu: "Araplar tarafından çok önemli bir şeyler olacağına işaret olabilir!"

     Kisra, bunun üzerine derhâl Hire valisi Numan b. Münzir'e bir mektup yazdı. Mektupta, "Bana orada bulunan âlimlerden, suallerime cevap verebilecek kudrette biri varsa gönder." diyordu.

     Mektubu alan Numan, işin ciddiyetini anladı ve derhâl Abdu'l-Mesih b. Amr adında bir bilgini Medayin'e gönderdi.

     Gelen âlimi, hükümdar derhâl huzura kabul etti. Cereyan eden hadiseleri anlattıktan sonra, kendisinden bu hususta bilgi istedi.

     Abdu'l-Mesih, Kisra’ya hadiseler hakkında bir bilgi veremeyeceğini söyledi ve ilave etti: "Şam yakınında Cabiye'de oturan dayım Satih'te, bunlara cevap verecek bilgi vardır."

     Bunun üzerine Kisra, Abdu'l-Mesih'i, gidip Satih'ten hadiseler hakkında bilgi almak üzere vazifelendirdi.

     Meşhur Şam kâhini Satih kemiksiz, âdeta azasız bir vücut, yüzü göğsü içinde bir acube-i hilkat ve çok yaşlı bir kâhindi. Daima sırtüstü yatardı. Bir yere götürülmek istendiği zaman bohça gibi katlanırdı. Gaipten verdiği doğru haberler, o zamanın insanları arasında meşhurdu.

     Abdu'l-Mesih, dağ taş demeden yol alarak dayısı Satih'in yanına vardı. O sırada Satih, hayatının son anlarını yaşıyor, şiddetli hastalık içinde kıvranıyordu. Hastalığın şiddeti dudaklarından konuşma kudretini de alıp götürmüştü ki, gelen adamın ne selamını alabildi ve ne de konuşabildi.

     Fakat Abdu'l-Mesih olup bitenleri anlatınca iş birden değişiverdi. Ölüm döşeğinde ecelle pençeleşen Satih, gözlerini birden açtı ve sanki kabir kapısına değil, dünya evinin kapısına yeni ayak basacakmış gibi canlanarak heyecan içinde haykırdı: "Ey Abdu'l-Mesih! İlahî vahyin okunması çoğalacak! Asa'nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semave Vadisi’ni su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil Satih için... Şunu bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim böyle istedi ve gelen peygamberle nebilik ipinin iki ucunu düğümledi." Derin bir nefes çektikten sonra da ilave etti: "Sasanilerden, yıkılan burç sayısınca hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır."50

     Bu cümleler, Satih'in dudaklarından dökülen son sözler oldu. Sanki bu gerçeği dile getirmek için bekleyip durmuştu. Sözlerini bitirir bitirmez gözlerini kapadı ve ruhunu Yüce Allah'a teslim etti.

     Meşhur kâhin Satih, bu sözleriyle açıkça, ahir zaman peygamberinin dünyaya gelmiş olduğunu haber veriyordu.

     O ana kadar bir benzeri görülmemiş bu hadise, dünyaya o gece şeref veren zatın, beraberinde getirdiği sönmez nur ile mazdeizmin karanlık inancı içinde kıvranan İran saltanatını ortadan kaldıracağına işaretti. Nitekim tarih buna da şahit oldu ve hadiseler Satih'in haber verdiği gibi cereyan etti: İran Devleti, 67 yıl süren 14 hükümdarın idaresinden sonra, Kadisiyye'de Hatemu'l-Enbiya'nın ordusu tarafından İslam topraklarına katıldı.

     Mezdek (Mazdek) adında birinin kurduğu, eski İran'da dinî bir mezheptir. Zerdüşt tarafından vaaz edilen maniheizmin ıslah edilmiş bir şekli olarak gören ve kabul edenler de vardır. Bu mezhebin bilinen belli başlı hususiyeti, mülkte ve kadınlarda iştiraki kabul etmesidir. Bunun yanında, zühdle ilgili olarak hayvanları öldürmek ve etini yemek de bu mezhebin yasakladığı şeyler arasındadır (islâm Ansiklopedisi, c. 8, s. 201205).

     Kâbe'nin İçini Karanlık ve Kirlere Boğan Putların Pek Çoğu Baş Aşağı Yıkıldı.

     Kureyş müşrikleri, yeryüzünde Allah'ın tek mabut oluşunun içinde ve üstünde ilk olarak abideleştiği Kâbe'yi, putlarla karanlıklara boğmuşlardı. Ne var ki, henüz tevhid temsilcisi Resul-i Kibriya'nın dünyaya gözlerini açması karşısında bile çoğu, yerlerine kurşunla perçinlenmiş bu putlar, hadisenin azametine dayanamayarak yerlere yıkılıverdiler.

     Bu hadisenin ifade ettiği mana büyüktü: Dünyaya teşrif eden bu zat, kendisine verilecek vazife gereği kapkaranlık şirk inancını ortadan kaldıracak, gönüllerde pak, nezih ve saadet dolu tevhid inancını bayraklaştıracaktır.

     Dünya buna da şahit oldu: O Resul-i Zişan, kısa zamanda Kâbe'yi cansız putlardan temizlediği gibi, gönüllerdeki putları da İslam imanıyla yok ediverdi.    

     İstahrabat'ta Bin Seneden Beri Yanmakta Olan, Mecusilerin Kocaman Ateş Yığınları Bir Anda Sönüverdi.

     Mecusiler, bu ateş yığınını kendilerine ilah kabul etmişlerdi. Efendimiz’in dünyaya teşrifleriyle birlikte bu kocaman ateş, sanki okyanusların istilasına uğramış basit bir ateşmiş gibi sönüverdi.

     Demek ki, gelen zat putperestlik gibi, ateşperestiliği de bir çırpıda ortadan kaldıracak ve yeryüzünü tevhid meşalesiyle aydınlatacaktı.

     Takdis Edilen Meşhur Save (Taberiyye) Gölü Bir Anda Kuruyuverdi.

     Bu da gelen zatın, Allah'ın izniyle olmayan şeylerin takdis edilmesini yasaklayacağının ifadesiydi.

     Dünyaya Teşrifleri Anında, Şark ve Garbı Küçük Bir Oda Gibi Aydınlatan Bir Nur Görüldü.

     Demek ki, dünyaya gelen zatın tebliğ edeceği din, şark ve garbı bütün ihtişamıyla kucaklayacak, insanlığın beşte birini şefkatle sinesinde terbiye edip okşayacaktı.    

     Semave Vadisi, Taşan Seller Altında Kalıp Suya Gark Oldu.

     Resul-i Kibriya Efendimiz’in dünyaya gözlerini açtıkları geceydi.

     Taşan seller Semave Vadisi ve Semave şehrini sular altında bıraktı. Şehir halkı dehşet içinde kalarak, çareyi dağlara ve tepelere sığınmakta buldu. Sonra da bir mektup yazarak, durumu Kisra’ya bildirdiler ve kendisinden yiyecek ve içecek yardımı istediler.

     Gök Kubbeden Salkım Salkım Yıldızlar Döküldü.

     Nebiyyi Ekrem Efendimiz’in dünyaya teşrifleri gecesinde, hazan yaprağı gibi, gök kubbeden yıldızlar döküldü.51 Bu hadise de şuna işaret ediyordu:

     Bundan böyle şeytan ve cinlerin gökten haber almaları son bulmuştur! "Madem Resul-i Ekrem (a.s.m.), vahiyle dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlarla karışık, kâhinlerin ve gaipten haber verenlerin ve cinlerin ihbaratına (haberlerine) set çekmek lazımdır ki, vahye bir şüphe iras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'an, nazil olduktan sonra onlara hatime çekti; hatta çok kâhinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar."52    

     O ana kadar görülmemiş bu hadiselerin Resul-i Ekrem'in doğumu sırasında meydana gelmeleri, elbette tesadüfi değildi. Ezelî Kudret'in kader kaleminin tayin ve tespitiyle vücuda geliyorlardı ve dünyaya, ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zuhurunu haber veriyorlardı.

--------------------------------------------------------------------------------

48 Kastalânî, Mevahibû'lLedünniyye, c. 1, s. 22.

49 Ibni Sa'd, Tabakat, c. 1, s. 162163.

51 Taberî, Tarih, c. 2, s. 131; Kaadı Iyaz, Şifa, c. 1, s. 726733; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 161163.

52 Bediüzzaman Said Nursî, A.g.e., s. 163.

çalışıyor..