A A A

Sa'd b. Ebî Vakkas, Ebu Zerr-i Gıfari, Habbab b. Eret'in İslam'a girmeleri

     Sa'd b. Ebî Vakkas'ın İslamiyet'le Şereflenmesi

     Sa'd b. Ebî Vakkas, henüz 17 yaşlarında hareket ve heyecan dolu bir genç idi. Bu sırada bir rüya gördü. Zifirî bir karanlığın içindeyken, birdenbire parlak bir ay doğuyor ve o, ayın aydınlattığı yolu takip ediyor. Sonra aynı yolda, Zeyd b. Harise, Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir'in önünden ilerlediğini görüyor. Kendilerine, "Siz ne vakit buraya geldiniz?" diye soruyor. Onlar da "Şimdi." diye cevap veriyorlar.223

     Bu rüyasından üç gün sonra, İslam'a gizli davet devresinde fevkalade büyük bir cehd ve gayret gösteren Hz. Ebu Bekir, kendisine İslamiyet'ten bahsetti, sonra da alıp Resul-i Zişan Efendimiz'in huzuruna götürdü. İslamiyet hakkında Resul-i Ekrem Efendimiz'den malumat alan Hz. Sa'd, hemen orada Müslüman oldu.224

     Nesebi, hem baba tarafından hem de anne tarafından Peygamber Efendimiz'le birleşir. Resul-i Ekrem Efendimiz de, Hz. Sa'd da annesi tarafından Zühreoğulları'na mensup bulunduğundan, Hz. Sa'd annesi tarafından Peygamberimiz'in dayısı düşerdi. Bu sebeple Resulullah Efendimiz, "İşte dayım Sa'd! Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin!" diyerek kendisine iltifatta bulunurdu.225

     Hz. Sa'd ve Annesi

     Hz. Sa'd'ın Müslüman olması, annesi Hamne'nin hoşuna gitmedi. Oğlu, atalarının dinini bırakıp yeni dine onun rızası olmadan nasıl tabi olabilirdi? Oğlunun kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bilen Hamne, onu İslamiyet'ten vazgeçirip tekrar putperestliğe döndürmek için kararlıydı. Bir gün kendisine şöyle dedi:

     "Allah'ın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya daima iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen sen değil misin?"

     Hz. Sa'd, "Evet." dedi.

     Bunun üzerine asıl maksadını şu cümlelerle ifade etti:

     "Ya Sa'd!" dedi. "Vallahi, sen Muhammed'in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helak oluncaya kadar ağzıma hiçbir şey almayacağım! Sen de bu yüzden anne katili olarak insanlarca ayıplanacaksın."

     O güne kadar Hz. Sa'd annesinin her isteğine boyun eğmişti. Bir dediğini iki etmemişti. Fakat artık o, Allah'a iman etmiş ve Resulü'ne kalbinin bütün samimîyetiyle teslim olmuştu. Elbette her şeyini bu iman ölçüsü içinde değerlendirecekti.

     Annesinin yememekte ve içmemekte inat ettiğini görünce, yanına vardı ve "Ey anne!" dedi. "Senin yüz canın olsa ve her birini İslamiyet'i bırakmam için versen, ben yine dinimde sabit kalırım. Artık ister ye ister yeme!"226

     Bu cevap üzerine anne Hamne'nin inadı, Hz. Sa'd'ın hakta sebatı karşısında eridi; hem yemeye hem de içmeye başladı. Böylece bir kere daha küfür imanın, şirk tevhidin azameti karşısında ezildi ve mağlubiyetini ilan etti!

     Hz. Sa'd ile annesi arasında geçen bu hadise üzerine Cenab-ı Hak, Ankebut suresinin 8. ayetini göndererek, müminlere ebedî bir ölçü verdi: "Biz insana, ana ve babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara (bu hususta) itaat etme! Dönüşünüz ancak banadır. Ben de yaptığınızı (amellerimizin karşılığını) size haber vereceğim."

     Hamne, oğlunu İslam'dan vazgeçirmek için bu sefer başka bir yol denedi. Bir gün Hz. Sa'd, evde namaz kılarken, konu komşusunu da çağırdı ve hep beraber kapıyı kapatarak onu evde hapsettiler. Ciğerparesine eziyet edecek kadar şirkin kalbini katılaştırdığı Hamne, o sırada şöyle bağırıyordu:

     "Ya o burada girdiği yeni dini terk eder veya ölür gider."

     Şirk ve dalâletin kalpleri nasıl karartıp merhamet ve şefkatten mahrum hâle getirdiğini, bir annenin öz evladına eziyet etmekten çekinmemesinden anlamamız mümkündür!

     Hadiseler hep Hamrıe'nin aleyhinde cereyan ediyordu. Çünkü İslamiyet'ten vazgeçirmek için çırpınıp durduğu Hz. Sa'd'ın peşini oğlu Âmir de takip etmiş ve Müslüman olmuştu.

     Büsbütün hırçınlaşan Hamne, bu sefer Âmir'in yakasına yapıştı ve "Tuttuğun dini bırakmadıkça, şu hurma ağacının altında gölgelenmeyecek ve yiyip içmeyeceğim!" dedi.

     Allah'a imanın ve Resulü'ne tabi olmanın hadsiz zevkini tadan ve İslam'ın emirlerini ihlas ve samimiyetle yaşayan Hz. Sa'd, annesinin bu yeminini duyar duymaz yanına vardı. "Ey anne!" dedi. "Cehennem ateşi durağın oluncaya kadar sakın 'Gölgeleneyim, yiyip içeyim.' deme!"227

     Bu ayeti kerimenin hükmüne göre, bir evlat, anne babasının ancak İslam'ın dışında olmayan meşru emirlerini tutmakla mükelleftir. Böyle bir itaat evlat üzerine vaciptir. Aksi hâlde yani anne veya baba, Müslüman evladını imanın ve İslam'ın dışında birtakım meşru olmayan hareketleri işlemeye emir ve teşvik ederse, bu sefer onlara bu hususta itaat etmemek vaciptir. Çünkü "Allah'a isyan olacak şeyde kullara itaat edilmez, emirleri yerine getirilmez." kaidesi İslam'ın bir düsturudur (Nesefî, Tefsir, c. 3, s. 251).

     Bu harika iman, sarsılmaz azim ve irade karşısında anne Hamne'nin elinden susmaktan başka bir şey gelmedi.

     Hz. Sa'd'ın Cesareti

     Müslümanların müşrikler tarafından işkence ve eziyet cenderesine alındıkları en çetin bir sırada idi.

     Hz. Sa'd, ilk Müslümanlardan birkaçıyla Mekke'nin Ebu Dübb Vadisi'nde namaz kılmakta idiler. Müşriklerin ileri gelenlerinden Ebu Süfyan birkaç müşrikle yanlarına geldi. Yaptıkları ibadetin asılsız bir şey olduğunu iddiaya kalkışınca yaka paça birbirlerine girdiler. Hz. Sa'd eline geçirdiği bir deve çenesi kemiğiyle müşriklerden birinin başını yardı. Bunu gören diğer müşrikler cesaretlerini kaybettiler ve kaçmaya başladılar. Müslümanlar da onları vadiden çıkıncaya kadar kovaladılar.

     Böylece Hz. Sa'd, "Allah yolunda ilk kan döken sahabi" unvanını almış oldu. İslam tarihinde dökülen ilk kan budur.

     Aynı zamanda son derece cömert olan Hz. Sa'd b. Ebî Vakkas, cennetle müjdelenen 10 sahabiden biridir. Allah Resulü zamanında bütün gazalara katıldı. Uhud Harbi'nde Fahr-i Kâinat'a vücudunu siper etti ve müşriklere öylesine ok attı ki, Allah Resulü'nün hiçbir fâniye nasip olmayan şu hitabına mazhar oldu:

     "Anam babam sana feda olsun ya Sa'd! Durma, at!"228 Hz. Ali der ki:

     "Resulullah (s.a.v.), 'Fedake ebî ve ümmi' (Anam babam sana feda olsun) cümlesini sadece Uhud günü Hz. Sa'd için söyledi."229

     Bu kelimeler razı olmayı, memnun olmayı ifade eder. Yaptığı tebcile şayan bulunan zâtlar, bu kelimelerle medh ve sena edilirler.

     Aynı muharabede Hz. Sa'd her ok attıkça Allah Resulü, "İlahî, bu senin okundur!" diyor ve onun için şöyle dua ediyordu:

     "Allah'ım! Sana dua ettiğinde Sa'd'ın duasını kabul et, atışını da doğrult!"230

     Allah Resulü'nün, "Allah'ım, onun duasını kabul et!" buyurması sebebiyledir ki, kahramanlığı, cesareti ve ok atmadaki mahareti yanında duasının kabulüyle de şöhret bulmuştur. İslam düşmanları onun kılıç ve okundan korktukları gibi, Müslümanlar da bu sebeple onun dua oklarından korkarlardı. Onu üzmekten son derece çekinirlerdi.231

     İslam'a davetin henüz gizli devresinde, ömrünün baharında Müslüman olan Hz. Sa'd o genç yaşından itibaren bütün ömrünü İslam'a hizmette geçirdi. Hz. Ömer devrinde İran'a gönderilen ordunun kumandanlığma tayin edildi ve Kadisiyye Zaferi'nin kumandanlığını yürüterek Kisra ülkesini fethedip İslam topraklarına kattı. Bu sebeple ona "İran Fatihi" unvanı verildi.

     Ebu Zer Gıfari'nin İslam'la Şereflenmesi

     İslam'ın ebedî nuru, gizliden gizliye ruhları sarmaya ve gönülleri fethetmeye devam ediyordu. İlk Müslümanlar bütün samimiyetleriyle Hz. Resulullah'ın muallimliğinde ilahî davayı öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyorlardı.

     Peygamber Efendimiz henüz davasını aşikâre ilan etmemişti; ama buna rağmen Mekke'nin dışında da birçok yerden, beklenen son peygamber'in zuhur ettiğine dair haber duyanlar vardı. Bunlardan biri de Gıfar kabilesine mensup Ebu Zerr idi.

     Ebu Zerr, Cahiliyye Devri'nde de putlara tapmaktan nefret eden ve senelerden beri hak ve hakikati arayan, Arap'ın güzide şairlerinden biriydi. Duyduğu haber üzerine önce, aradığı rehber zatın Mekke ufuklarında parlayan zat olup olmadığını anlamak maksadıyla kendisinden de üstün bir şair olan kardeşi Üneys'e, "Haydi, Mekke'ye, zuhur ettiği söylenen zata git, kendisiyle bir görüş ve onun hakkında bana haber getir!" diyerek onu Mekke'ye gönderdi.

     Üneys, kardeşinin bu talimatı üzerine Mekke'ye geldi ve Peygamber Efendimiz'le görüşüp konuştuktan sonra geri döndü.

     Ebu Zerr, "Ne haber getirdin? Halk onun hakkında ne söylüyor?" diye sordu.

     Üneys, "Gördüğüm zat, halka iyilikte bulunmayı, kötülükten sakınmayı tavsiye ediyor ve güzel ahlakı duyuruyor." dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

     "Halk, 'Şairdir, kâhindir, sâhirdir.' diyor. Amma ben kâhinlerin sözlerini işittim. Onun söyledikleri katiyyen kâhinlerin sözlerinden değildir. Söylediklerini, şairlerin de her türlü şiirleriyle kıyas ettim; aralarında hiçbir benzerlik görmedim. Onun söyledikleri şiirden başka, apayrı bir şey! Bundan sonra ona şair demek kimsenin ağzına yakışmaz. Hülasa yeminle derim ki Muhammed (s.a.v.) sadıktır; ona çeşitli ithamlara yeltenenler ise kâziptir, yalancıların ta kendileridir."232

     Ebu Zerr kardeşine, "Sen" dedi. "Beni rahatlatıcı fazla bir malumat getirmedin. Ama yine de gidip onu bizzat görmeliyim."

     Üneys onu ikaz etti: "Gitmesine git, ama kendini Mekke halkından kolla! Çünkü onlar Muhammed'e karşı düşman cephesi kurmuşlardır."

     Bundan sonra, Ebu Zerr eline asasını, sırtına bir su kırbası ile bir azık dağarcığı alarak yola düştü. Çölleri aşa aşa gelip Mekke'ye kavuştu ve doğruca Kâbe'ye gitti. Resul-i Ekrem'i aradı, fakat tanımadığı için bulamadı. Kimseye sormaya da cesaret edemedi; hem de uygun bulmadı. Çünkü kardeşinin de söylediği gibi, Mekke'de Müslümanlarla müşrikler arasında şiddetli bir mücadele vardı ve Müslümanlar çok nazik bir devreyi yaşıyorlardı.

     Mecsid-i Haram'da kalmaktan başka bir çaresi yoktu. Öyle yaptı. Açlığını ise zemzem suyu içerek gideriyordu.

     Bir aralık Hz. Ali, onu Mescid-i Haram'ın bir köşesinde büzülmüş hâlde gördü. Yanından gerçerken kendi kendine, "Zannımca bu adam uzak bir yoldan gelmiştir." diye konuşunca, Ebu Zerr, "Evet." dedi. "Uzak bir yoldan gelmişim."

     Hz. Ali, "Gel, evimize gidelim." dedi ve onu alıp evinde misafir etti. İkisi de ihtiyatlı ve tedbirli davrandıklarından o geceyi birbirlerine açılmadan geçirdiler.

     Sabah olunca Ebu Zerr, yine Resulullah Efendimiz'i sorup bulmak için Mescid-i Haram'a gitti, fakat aynı şekilde hiç kimseden Efendimiz hakkında bir malumat alamadı.

     Yine aynı köşede ümitsiz bir vaziyette beklerken yanına Hz. Ali uğradı; tekrar kendi kendine, "Bu adamcağızın hâlâ yerini öğrenmek zamanı gelmedi mi?" diye konuştu. Bunu duyan Ebu Zerr, "Hayır." dedi.

     Bunun üzerine Hz. Ali, aynı şekilde, "Haydi, öyle ise bize gidelim!" dedi ve alıp evine misafir götürdü.

     Bu sefer birbirlerine açıldılar. Önce Hz. Ali, "Nereden ve niçin geliyorsun?" diye sordu.

     Ebu Zerr, "Eğer gizli tutacağına söz verirsen sana anlatırım." dedi.

     Hz. Ali, "Emin olabilirsin." karşılığını verince, Ebu Zerr asıl maksadını açıkladı. "Ben" dedi. "Gıfar kabilesindenim. Buradan peygamberlik iddiasında bulunan bir zatın zuhur ettiği haberini duydum. Bizzat onu görüp konuşayım diye geldim."

     Samimi maksadını anlayan Hz. Ali, "Sen bu hareketinle akıllıık ettin, doğruyu buldun!" diye konuştuktan sonra, "Ben" dedi. "Şimdi Resulullah'ın yanına gidiyorum. Sen de peşimden gel! Benim girdiğim yere sen de gir! Eğer ben yolda sana zarar vereceğinden korktuğum birisini görürsem, papucumu düzeltir gibi bir duvara yönelir dururum. O zaman sen beni beklemezsin, yürür gidersin!"

     Evden çıktılar. Hz. Ali önde, Ebu Zerr ise onu arkadan takip ediyordu. Hiçbir anormal durumla karşılaşmadan Hz. Resulullah'ın huzuruna vardılar.

     Ebu Zerr,"Selam sana olsun ey Allah'ın Resulü!" dedi.

     İslam'da bu türlü ilk selam veren zat Ebu Zerr Hazretleri'dir.

     Resul-i Ekrem, "Allah'ın rahmeti senin üzerine de olsun." dedikten sonra, "Sen kimsin?" diye sordu.

     Ebu Zerr, "Ben Gıfar kabilesindenim." diye cevap verdi.

     "Ne zamandan beri buradasın?"

     "Üç gün, üç geceden beri buradayım."

     "Seni kim doyuruyor?"

     "Tek yiyeceğim zemzem suyu idi. Şişmanladım bile! Hiç açlık ve susuzluk duymadım."

     Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz, "Zemzem mübarek, doyurucu bir yiyecektir." buyurdu.

     Sonra Ebu Zerr, "Ya Resulallah! Bana İslam'ı anlat!" dedi.

     Resulullah Efendimiz İslamiyet'i kendilerine anlatınca, derhâl şehadet getirerek Müslüman oldu.233

     Müslümanlığını İlan Etti.

     Şehadet getirerek İslam'la şerefyap olan Hz. Ebu Zerr'e, ihtiyat ve tedbiri asla elden bırakmayan Resulullah'ın tavsiyesi şu oldu:

     "Ya Ebu Zerr! Sen şimdilik bu işi gizli tut! Ve memleketine dön, git! İşi açığa vurduğumuzu haber aldığın zaman gel!"

     Vecd ve heyecan madeni hâline gelen Hz. Ebu Zerr, "Ya Resulallah!" dedi. "Seni hak peygamber olarak gönderen Allah Teâlâ'ya yemin olsun ki, ben bunu müşriklerin arasında açıkça ilan edeceğim!" Sonra da kalkıp doğruca Kâbe'ye koştu ve müşriklere karşı pervasızca, "Ey Kureyş topluluğu! Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yok ve Muhammed O'nun Resulü'dür!" diye haykırdı.

     Bu kahramanca haykırış müşrikleri hiddetlendirdi. Hep birden üzerine çullandılar ve onu bayıltıncaya kadar dövdüler.

     Eğer henüz o sırada İslamiyet'e girmemiş olan Hz. Abbas yetişip Gıfar kabilesine mensup olduğunu ve bu kabilenin de Şam ticaret yoluna hâkim bulunduğunu söylemeseydi, onu öldüreceklerdi.

     Fakat imanın verdiği cesaret ve heyecana sahip Hz. Ebu Zerr'i bu darbeler de yıldırmadı. İkinci gün aynı şekilde ve aynı yerde, yine müşriklere karşı Allah'ın varlık ve birliğini, Hz. Resulullah'ın da O'nun hak peygamberi olduğunu pervasızca haykırdı. Tekrar müşriklerin ağır darbelerine maruz kaldı. Yine araya Hz. Abbas girdi ve "Yazıklar olsun size! Siz Gıfar kabilesinden birini mi öldürmek istiyorsunuz? Onların sizin ticaret yeriniz ve yolunuz üzerinde bulunduğunu bilmiyor musunuz?" diyerek onu müşriklerin merhametsizce savurdukları darbelerden kurtardı.234

     Bu hadiseden sonra Hz. Ebu Zerr, kavim ve kabilesini hak dine davet etmek üzere yurdunun yolunu tuttu. Hicret'in 6. yılına kadar da orada kaldı. Bu sebeple Bedir, Uhud ve Hendek Gazalarında bulunamadı. Fakat bunlardan sonraki gazalarda Resul-i Ekrem Efendimiz'in yanından ayrılmadı.

     Habbab b. Eret'in Müslüman Olması

     Habbab b. Eret, Ümmü Anmar adında İslam düşmanı bir kadının azatlı kölesiydi. Demirci idi, kılıç yapardı. Peygamber Efendimiz'le öteden beri görüşür ve konuşurdu.

     Resul-i Kibriya Efendimiz henüz Dârû'l Erkam'a yerleşmediği bir sırada gelip Müslüman oldu.

     O günlerde Müslüman olmak ve hele Müslümanlığını ilan etmek demek, malından ve canından olmayı göze almak demekti. Buna rağmen Hz. Habbab zerre kadar korku eseri göstermeden İslam'la şereflendiğini kahramanca ilan ve izhar etti.

     İşkence

     Kureyşli müşrikler, Müslüman olduğunu duyunca, onu da eziyet ve işkencelere tâbi tuttular. Ümmü Anmar, hiddetinden çıldıracak gibiydi. Onu bağlattı, ateşte kızdırttığı demirle başını dağlattı. Hz. Habbab, geçim vasıtası olan mesleğiyle şimdi işkenceye uğruyordu. Ama nafileydi. Onun gönlü iman ateşiyle çoktan tutuşmuştu.

     Bir gün çıkıp Resulullah'ın huzuruna geldi. Ümmü Anmar'dan ve başının ızdırabından şikâyet etti. Peygamber Efendimiz, "Ya Rab! Habbab'a yardım et!" diye dua etti.

     Bu duanın hemen akabinde Ümmü Anmar şiddetli bir baş ağrısına müptela oldu. Ağrının ızdırabından inler dururdu. Sonunda kendisine, başını ateşle dağlaması tavsiye edildi. Hz. Habbab da bir müddet onun başını dağladı.

     Hz. Habbab Ateş Alevi İçinde

     Merhametten mahrum müşrikler, bir gün Hz. Habbab'ın gözleri önünde kocaman bir ateş yaktılar. Onu ateşin üzerine yatırıp ayaklarıyla göğsüne bastılar. Bir müddet öyle bıraktılar.235

     Seneler sonraydı. Hz. Ömer İslam'ın halifesi idi. Yanında Hz. Habbab bulunduğu bir sırada, İslam uğruna çektikleri eza ve cefayı kastederek "Yeryüzünde şu meclise bundan daha layık ve müstahak olan, sâdece bir tek adam vardır." diye konuştu.

     Hz. Habbab merak edip "Ya Emire'l Müminin! Kimdir o?" diye sordu.

     Hz. Ömer, "Bilal'dir." diye cevap verdi.

     Hz. Habbab, "Ya Emire'l Müminin! O benim kadar işkence çekmemişti. Çünkü müşriklerin eziyetlerinden Bilal'i koruyan vardı. Benim ise koruyucu hiçbir kimsem yoktu ve olmadı da." dedikten sonra müşrikler tarafından ateş içine yatırılmasını da şöyle anlatmıştı:

     "Bir gün müşrikler beni tuttular. Ateş yaktılar. Ateşin içine beni sırtüstü yatırdılar. Sonra adamın biri göğsümün üzerine bastı. Yer soğuyuncaya kadar da beni bırakmadı."

     Bu sözlerinden sonra da Hz. Habbab sırtını açtı. Ateş yanıklarından sırtı alaca olmuştu.

     Peygamberimiz'e Başvurması

     Her türlü eziyet ve işkenceye rağmen Hz. Habbab, iman ve İslamiyet'inden zerre kadar taviz vermiyor, Allah'a ve Resulü'ne sonsuz muhabbetini izhar etmekten çekinmiyordu.

     O bir köle idi. müşriklerle başa çıkacak durumda değildi. Maruz kaldığı eza ve cefalardan dolayı Resulullah'a başvurmaktan başka elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bir gün öyle yaptı. Efendimiz'in huzuruna çıkarak "Ya Resulallah! Çektiğimiz şu işkencelerden kurtulmamız için Allah'a dua etmez misin?" dedi.

     Resul-i Kibriya Efendimiz hem ibret hem de müjde dolu şu cevabı verdi:

     "Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri, etleri soyulup kazınırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi. Testereyle tepesinden ikiye bölünürlerdi de yine bu işkenceler onları dinlerinden geri çeviremezdi. Allah elbette bu işi (İslamiyet'i) tamamlayacaktır ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip San'a'dan Hadramut'a kadar tek başına giden bir kimse Allah'tan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiçbir endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz."236

     As b. Vail'e Verdiği Cevap

     Hz. Habbab'ın, azılı müşriklerden As b. Vail'den mühimce bir alacağı vardı. Bir gün gidip alacağını istedi. Bu azılı müşrik, "Muhammed'i inkâr etmedikçe sana olan borcumu ödemeyeceğim." dedi.

     Hz. Habbab, "Ben her şeyimden vazgeçerim, yine de ölünceye kadar ve öldükten sonra dirilinceye kadar onu red ve inkâr etmem." diye cevap verdi.

     Bunun üzerine As b. Vail, "Ben öldükten sonra dirilecek miyim? Eğer böyle bir şey olacaksa sabret! Diriltilip malıma ve evladıma tekrar kavuştuğum o gün sana olan borcumu öderim."237 diye küstahça konuştu.

     As b. Vail'in bu sözleri üzerine, Cenab-ı Hak indirdiği ayeti kerimelerde şöyle buyurdu:

     "Şimdi şu ayetlerimizi ve 'Elbette bana mal ve evlat verilecektir.' diyen adamı gördün mü? O, gayba muttali mi olmuş? Yoksa Rahman'ın huzurunda bir söz mü almış? Hayır, öyle değil! Biz onun dediğini yazacağız ve azabını da çoğalttıkça çoğaltacağız. Ve o söylediği şeyleri hep elinden alacağız da o bize tek başına gelecektir."238

     Hz. Habbab her türlü tehlikeyi göze alarak Müslümanlığını ilan ettiği gibi, çekinmeden yeni Müslümanlara Kur'an-ı Kerim'i okutmak ve öğretmekle de meşgul olurdu.

     Hz. Ömer, elinde yalın kılıç, eniştesi ve kız kardeşinin evine hışımla girdiği zaman da yine bu fedakâr sahabi onlara yeni inen ayetleri okuyor ve öğretiyordu.
--------------------------------------------------------------------------------

223 ibni Esîr, Üsdû'lGabe, c. 2, s. 292.

224 İbni Hişam, Sîre, c. 1, s. 266; ibni Sa'd, Tabakat, c. 3, s. 139; Taberî,Tarih, c. 2, s. 216.

225 İbni Hacer, ellsabe, c. 2, s. 33; ibni Esir, A.g.e., c. 2, s. 291.

226 Ibni Hacer, ellsabe, c. 2, s. 31; Halebî, İnsanû'lUyun, c. 1, s. 280.

227 Ibni Esir, A.g.e., c. 2, s. 292.

228 ibni Sa'd, A.g.e., c. 2, s. 139. "Fedake ebî ve ümmi" tâbiri, asıl mânâsında değil, örfî mânâsında kullanılır.

229 Müslim, Sahih, c. 7, s. 125.

230 ibni Sa'd, Tabakat, c. 3, s. 141.

231 Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 149.

232 İbni Sa'd, Tabakat, c. 4, s. 224; Müslim, Sahih, c. 7, s. 153154.

233 ibni Sa'd, Tabakat, c. 4, s. 224225; Müslim, Sahih, c. 7, s. 153154.

235 İbni Sa'd, Tabakat, c. 3, s. 165.

Buharı, Sahih, c. 4, s. 238239. 237 ibni Sa'd, A.g.e., c. 3, s. 154165.

çalışıyor..